Sayfalar

Yeni kuşak şeyler

Eskiden, hani çok da değil, işler daha sıcak, birebir ve güler yüzlüydü. Ama hem dünyada hem de ülkemizde adım adım "yeni kuşak" insan ilişkilerine gidiyoruz. Ürkütücü..


Konuyla İlgili_______________________________

"markette ilaç satışı olacakmış, ilaç fiyatları düşecekmiş, arkadaşlar sütünü yoğurdunu aldıktan sonra yan taraftan da ilacını almak, fazla yorulmamak istermiş. varsın olsun. ben eczacı olucam 1-2 seneye. ve çoğunuz benim kadar bu işin içinde değilsiniz. yüzdeler, yasa tasarısı isimleri verip seni sıkmıycam, kulak ver bi zahmet.

2 sene staj yaptım eczanelerde. sanıyosun ki tüm işimiz "adamın biri geliyor reçeteyi gösteriyor, eczacı raftan ilacı alıp hastaya veriyor ve hasta uğurlanıyor". evet gün içinde karşılaşılıyor böyle durumlarla;

ama bir gün içinde en az beş-altı yaşlı kadın geliyor misal eczaneye. neden biliyor musun? tansiyonunu ölçtürmek için. ne kadar basit halbuki değil mi. aleti var takıyosun hop ölçüyo tansiyonunu. hayır bu kadınlar-adamlar eczaneye geliyor kendini güvenilir ellere teslim ettiğini bilerek. markete gidip büyükannen tansiyonunu bok ölçtürür.

ya da adamın biri geliyor rahatça oturuyor koltuğa, eczacıya ben ilaçlarımı almaya geldim diyor. adam yıllardır buranın hastası, belki bu eczaneye gelmek için yolunun üstünde 5 eczaneyi pas geçip gelmiş. berber-kuaför gibi düşün. insanların alışkanlıkları var. ve bundan mutlular. sen markete gittiğinde bi zahmet beni hatırlayıp "ilaçlarımı verir misin" de bakalım. ilaçlarını mı alıyorsun, azar mı işitiyorsun. reyon görevlin hatırlar seni, merak etme.

sadece yoruldum biraz dinleneyim diye gelip koltuklara oturan onlarca insan var. nerede oturacaklar onlar şimdi diyip duygu sömürüsü yapmıycam, bu mekanların, eczanelerin, halk arasındaki imajından bahsediyorum sana."

Alıntıdır

Roll, Virgül, Kül Öykü, Empire, Rolling Stone


"Roll, Virgül, Kül Öykü, Empire, Rolling Stone... 2009 yılında yine birçok önemli dergi maalesef fazla yaşayamadan yayın hayatına son verdi."


Üzüldüm valla. Hadi tribünlere oynayan Empire'ı geçtim. Ama gençliğin müzikaliteye kavuşması için iyi bir araç olarak gördüğüm Rolling Stone kötü olmuş.

Kül Öykü'ye hiç denk gelmediğimden dolayı bir malumatım yok. Fakat öykü gibi lezzetli bir tarzın elçiliğini yapamayacak olmaları üzücü.

Otizmin Varabileceği En Uç Nokta (?) Artık Mezarda



19.12.09 günü, kalp krizi sonucu Kim Peek 58 yaşında vefat etti.

Kim Peek kimdir?

12.000 kitabı ezberlemiş. Aynı anda iki sayfayı; birini sağ diğerini sol gözüyle paralel okuyabiliyordu.
Bir kitabın her sayfasına sadece 8 saniye bakması tüm içeriği hafızasına yerleştirmesi için yeterliydi.

Kim Peek`e yürüyen kütüphane diyebiliriz.
Hafızasına yerleştirdiği hiçbir bilgiyi unutmayan, yıllar sonra bile aynı bilgi tazeliğiyle sorulan sorulara net cevap veren dünya da ender görülen bir savant' tır.

Savant Nedir ?

Savantın kelime anlamı "bilgin" olarak çevrilebilir. Savantlar sadece bir veya birkaç konu üzerine düşünebiliyor ve o konuda ileri derecede başarı gösterebiliyorlar.

Savantların bircoğu engelli. Bircoğu da otistik veya otizmin daha hafif bir türü olan asperger sendromundan muzdarip. Bazı bilim adamlarının iddiasına göre bu hastalığın belirtilerine Mozart, Beethoven,Newton ve Einstein gibi dahilerdede rastlanmıştır.

4 yıl öncesi, Kim Peek hakkında bir haber;

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, Dustin Hoffman’ın canlandırdığı ‘Yağmur Adam’ karakterine esin kaynağı olan ve hafızasında 9 bin kitap bulunan 54 yaşındaki otistik Kim Peek’i incelemeye aldı.

İNSAN beyninin sırlarına ermeye çalışan NASA, aritmetik hafızası ile herkesi şaşırtan ve bu yeteneğiyle Oscar ödüllü ‘Yağmur Adam’ filmine konu olan Kim Peek’in beynini incelemeye başladı.

Kitapları kısa bir sürede okuma yeteneğine sahip olan Kim Peek’in hafızasında 9 bin kitap bulunuyor. ABD’deki pek çok kentin haritasını da ezbere bilen Peek, dünyada yaşanmış bütün büyük olayları da tarihleriyle hatırlayabiliyor.

Scientific American dergisinde yayınlanan konuyla ilgili makalenin yazarlarından Darold Treffert, ‘Kim’in hikayesi, bize insan beyninin düşündüğümüzden daha yetenekli olduğunu ortaya koyuyor. Tıpkı diğer bilginlerde olduğu gibi, beyninin bir kısmı devre dışı kalırken, öteki taraflarda yaşanan gelişmeler dikkat çekici yeni kabiliyetler kazandırmış. Bu da bize hepimizin kayda değer bir gizli entelektüel potansiyelimiz olduğunu gösteriyor. Ancak Kim ve diğer dahileri inceleyerek, bu güçlerimizi nasıl uyandırabileceğimizi öğrenebiliriz’ dedi.

IQ TESTİNDE VASAT

NASA da uzun uzay yolculuklarında astronotların beyninin nasıl çalıştığını çözebilmek için Kim’in beyninin nasıl çalıştığını deşifre etmek istiyor. Şimdi 54 yaşında olan Kim’in doğduğunda beyin kökünde bulunan beyinciği tam gelişmemişti, ayrıca iki beyin lobunu birbirine bağlayan köprücüklerden bulunmuyordu. 4 yaşına kadar konuşamayan ve küçüklüğünde özürlü olduğu sanılan Peek, ileriki yaşlarda yetenekleriyle herkesi şaşırtmaya başladı. Gerçi IQ testlerinde vasat sayılacak 87 puana ulaşabiliyor, ama bazı alanlarda zirve yaparken, bazı alanlarda da hiç performans sergileyemiyor. Gömleğinin düğmelerini bile ilikleyemeyen ancak hafızasına aldığı kitapları, hangi tarihin haftanın hangi gününe denk geldiğini şıp diye söyleyebilen Kim Peek için babası, ‘Okuduklarının yüzde 98’ini hatırlıyor. Hard diske yazılım kopyalamak gibi, ama Kim’in hafızası asla çökmüyor’ diyor.

Neler yapabiliyor

* Hafızasında 9 bin kitap bulunuyor.

* Herhangi bir tarihin haftanın hangi gününe denk geldiğini söyleyebiliyor.

* ABD’deki bazı kentlerin haritalarını olduğu gibi hafızasına almış durumda.

* Klasik müziğe özel ilgisi var. Dinlediği parçanın hangi bestekara ait olduğunu, ne zaman yazılmış olduğunu hemen söylüyor.

* Dünya tarihindeki büyük olayları, tarihlerini, aktörlerini hatırlıyor.

* Telefon kodlarını, posta kodlarını ezbere biliyor.

* Filmleri, konuları ve oyuncularıyla hatırlıyor.

Yeni başlayanlar için MS / multiple skleroz



günümüzde sıklaşmaya başlamış ms için bir ms hastasının ağzından - ki o ben oluyorum- yazılmış rehberlerden biridir, relapsing remitting adındaki 1.tip versiyon baz alınmıştır.

bir gün durup dururken çift görmeye başladınız, bir iki üç bu geçmedi! sonra gittiniz iyi bir göz doktoruna; baktı baktı dedi ki gözde sorun yok. ardından da bi de şuna baktırayım diye nörologa - nöroşirologa ve bingo! mr'ın gümbürdemesi değmiş, nur topu gibi bir msiniz varmış.

- ms klasik bir hastalık değildir, grip gibi ve hatta kanser gibi bile değildir; geçmez.

- kendinize bir doktor bulun ve hep o doktorla devam edin.

- sürekli iyi taraftan bakabilirsiniz; bu ms milyon tane kişisel gelişim kitabı okumuşsunuz gibi sizi iyi yönde değiştirebilir. neticede iyi kalmak için "sağlıklı yaşam"ı yaşamanız gerekecek = geç yatmayacaksınız, aşırı derecede alkol almayacaksınız, aşırı sıcaktan uzak duracaksınız, size stres yapan durumları elinizden geldiği kadar uzaklaştıracaksınız.

- erkekler: eğer üniversite zamanında ms olacaksanız iyisiniz; askerden otomatik muafsınız
.
- sakın antidepresanla meyletmeyin, doktoru da meylettirmeyin; girdiniz mi çıkamazsınız.

- eskisinden daha çabuk yorulacaksınız, aldırmayın. avonex kılıklı belirli bir periyodda iğneniz varsa iğneden sonra halsiz düşeceksiniz, aldırmayın.

- ms derneği, organizasyonu falan herneyse fazla bulaşmayın. çünkü bu hastalığın seyrinde moral herşeyden önemli ve inanın ki bana, sizden çok daha kötü durumdakiler var.

- hayatınız boyunca (eğer tıpta bu konuda gelişme olmazsa) multiple sclerosis hastasısınız, hayatınızı bu hastalık uyarınca düzenleyin.

- eğer iş yeriniz şukela bir yerse, özürlü raporu alıp bunu beyan ederseniz bir sürü avantajdan yararlanabilirsiniz; erken emeklilik, vergi indirimi, maaşta ufak bir bonus.

- her hastalık farklı gider ve kişiden kişiye değişir. ama ms bunun zirvesidir, annenizin msi bile sizinkisinden farklı olacaktır; onda işe yarayanların sizde de yarayacağını sanmayın.

- üstteki maddeye rağmen, yürüdüğünüz yolu çoktan yürümüş birini bulun. bulun ki o kişi sizin rol modeliniz olsun, nasıl olmanız gerektiği konusunda sizi yönetsin - esin versin.

Vay!


21 yaşındaki ne sigara içen ne de alkol alan ve görüşe göre fiziği de düzgün olan bir Zehra, başını İran usulü örtmüş, gözlerine rimeli çekmiş ve siz kudretli erkekleri kıvrana kıvrana bekliyor.



Açık hali kapalı hali kadar esrarlı görünmeyen bu Zehra'ya tıklamak isteyenler?

...herşey bir yana, biz lse yıllarında mini etekli kızları severdik ve bacaklarına bakmaktan kendimizi alamazdık. Gözlerimiz yukarı doğru çıktıkça, biliyorduk ki vadinin en derin noktasını göremeyeceğiz. Ama heyhat, değerdi herşeye!

Devir değişti, başı kapalı kızın kendine özgü mistisizmi oluştu. Hele bir de gözlerine rimelle uzayan bir çizgi atıp tam masalsı hale büründü. Allah o linkte tıklayanları korusun!

Büyük Başlangıç(ım)



Ve başlıyorum...
Hastaneden telefon geldi, test sonuçları için görüşmeye bekliyorlardı. O anda anladım Denizimde bir anormali olduğunu. Çünkü Ankaraya giden kan örnekleri test edildikten sonra, eğer bebekte bir anormali yoksa aile aranmıyor bile.

Kafamda ne olduğu belirsiz bir hayata adım atacağımdan başka hiçbir şey yoktu, sürekli susmamacasına ağlıyordum. Doktorumuzun yanına girdik, adam bir şeyler anlatıyor ama ben duyamıyordum, down sendromu, down sendromu, neydi ki bu, dinlemiyorum onu, Deniz kucağımda sürekli ağlıyorum, düşünüyorum o an ölmek mi? bu mu? ölmek diyordum içimden; çünkü bir defalığına çok acı çekiyorsun, sonra sonra hafifliyor acın ve külleniyor, ya bu, nasıl başa çıkarım? nasıl hayata karşı dirençli dururum? hep belirsizlikler var, kafam karma karışık.

Eve geliyoruz, kapanıyorum odaya, telefonlara cevap vermiyorum, küsüyorum hayata ve insanlara, kardeşlerim geliyor sonra beni yalnız bırakmasınlar diye, ne fayda diyorum, hayat boyu yalnız kalacağım zaten bu zorlu mücadelede, anne , kardeşler hep bir yere kadar...


Hala ağlıyorum, susamıyorum, denizime bakıp bakıp ağlıyorum, her baktığımda ölüp ölüp ağlıyorum ama zaman geçtikçe alışıyorum, hatta heyecan verici geliyor bana.
Düşünün sınırı olmayan bir faklılık Denizde, ne olacağını asla bilemiyorsunuz, normal bebeklerin ondan 1 sene önce kendi öğrenerek yaptığı bir şeyi Denizim yaptığında bana dünyalar veriliyor her seferinde, çok mutlu oluyorum ve bu küçük adam bana şunları öğretiyor, en başta anne olmayı, yalansız, dolansız yaşanabileceğini, sabrı, saygıyı, karşılıksız sevmeyi ve
sevgini ne olursa olsun karşıya gösterebilmeyi çıkarsızca. . .

Deniz iyi ki varsın oğlum, iyi ki . . .

Ateş Et ve Unut!






Ne zamandır yazılarımda kişisel bir parça yoktu. Sanki arınmış gibiydim tüm pürüzlerimden. Taa ki o şarkıyı duyana kadar..

Ateş et ve unut
Arkanı dön ve git
Yaramı saracak biri var mı diye
Geri dönme sakın

Bu sözleri duyduğum anda kendimi bir zaman yolculuğuna çıkmış buldum.1999, 2004, 2007 ve 2008 yılları birer yıldız gibi parıldadı ve kendimi üzgün hissettim. Hayır, bu o yıllarda yaşadıklarım gibisinden ziyade, eski bir kurşun yarasının sızlaması gibiydi; gözlerini kırpmadan ateş edenlerin açtıkları.

Derken bir kere daha kötü hissettim kendimi, fark ettim ki bana ne kadar tersti bu şarkıdaki sözler. En azından benim hiç teşebbüs etmeyeceğim bir sahneden bahsediyordu şarkıcı. Ama 2007 neydi? O yıldaki olayda tetiği ben çekip de sırtımı dönüp çekip gitmemiş miydim? Evet, bendim. Her ne kadar vurduğum kişi bana benim organik bir parçam olacak kadar yakın olduğu için aynı zamanda kendimi de vurmuş olsam da; o zaman için son çarem gibiydi bu “canavarlık”

Bu yazımda tartışmak ve tartışılmasını istediğim konu; “birinin diğerini hiç gözünün yaşına bakmadan ve sonrasını düşünmeden bırakması” gibi kimine göre “helal olsun”luk, kimine göre de “kalpsiz yaa” dedirten bir durum. Ama sanırım bu konuda haddinden fazla değişken rol oynadığı için, bilinçli olarak kapsamı dar tutup gerisini okuyuculara bırakacağım.

Senaryo 1
3 yıldır devam eden bir ilişki var. Hafiften de geleceğe yönelik düşünülmeye başlanmış. Kız pespembe rüyalar içinde. Ancak erkeği sinir eden fakat aslında hiç de zararlı olmayan kimi huyları var. Üstelik bu huylar birden çok kere kendini göstermiş ve erkek ilk bir iki tekrardan sonra iyiden iyiye rahatsız olmaya başlamış. Fakat artık kız uyurken çok masum göründüğünden midir, erkeğe adeta ikinci bir anne olmasından mıdır yoksa aralarındaki ilişki erkeğe de güzel göründüğünden midir bilmem; sesini çıkarmamış. Kız zaten en başından beri farkında bile değilmiş, her şey kendine göre şirinlikmiş.
Ama damlaya damlaya nasıl göl oluyorsa erkek de bir gün ansızın patlamış. Esmiş gürlemiş, kalp kırmış, göz yaşı akıtmış ve kapıyı çekmiş çıkmış, bir daha da geri dönmemiş..Daha sonra içten içe dönmek isteyip istemediğiyse konunun dışında.

Senaryo 2
3 yıldır devam eden bir ilişki var. Geleceğe dair planlar da var. Erkek beklenmeyecek şekilde iyimser ve pembe rüyalar içinde. Aradığını bulduğu inancında. Kızsa daha 2. ilişkisi ve bu yüzden fazla kıyaslama imkanı içinde değil. Erkeğin de öyle o kadar tecrübeli olduğu söylenemez. İlişkileri iyi kötü gidiyor. Ara ara sürtüşmeler oluyor ama her seferinde iş tatlıya bağlanıyor. Ancak özellikle aralarındaki erkeğin kaynak olduğu her tartışmada kız derin suskunluklar içine girip adeta slow motion gidiyor ve ağzından iki kelime almak büyük başarı oluyor.
Bir zamanlar oluyor ve erkeğin iş yeri değişiyor ve başka bir yerde çalışmaya başlıyor. Yepyeni streslerle uğraşan erkeğe hayat ağır gelmeye başlıyor ve ilişkide de ara ara hatalar yapmaya, kırıcı konuşmaya, aniden sinirlenmelere başlıyor. Arkasından da sahneye kızımız çıkıyor ve bu kadarın yettiğini, artık katlanamayacağını söylüyor; tekmeyi koyuyor.

Yer yer kendi hayatımdan beslenen iki küçük senaryo anlattım size. Dışarıda yüzlerce binlerce örneği bulunabilir. Ama siz hangi örneksiniz? Yoksa her şeyi konuşarak halletmeye mi çalışırsınız? Yada sıkıldığınız anda kapıyı çarpıp çıkar mısınız?

Aslında her ne olursanız olun, ne kadar farklı olursanız da fark etmez; değişmeyen tek şey kalanın acısı oluyor ve olacak..

Ankara

Ankara
Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar..
asfaltlar ışıldar, buz tutardı resmi yalanlar...
kimse keman çalmaz belki ama
çok keman çalınsın balolarında
diye yapılmış
gri sisli binalar...
alnının ortasında
ciddi bir devlet asabiyeti.
çok kötü günlermiş gibi en genç zamanlar,
bu zulüm bu sevda bitmezmiş sevmek
bir halkı sevmekse aşk o zaman sevmekmiş!
(biz bir şeyi delicesine severiz
ama tanrım neyi?)
kahve önü çatlak mozaik
bel kemiğine tehdit
kürsüler üstünde
çok sigara içen
öğrenciler
bir daha asla yaşayamayacağı
aşkları teğet geçerken
hep onu sevmeyenleri severek
hep onu sevenin gözlerinden
kalabalıklara kaçarak
karışarak toplumcu gerçekçi yalnızlıklara,
yüksek rakımlarda çatlamış dudaklarını
bir izmirli güzele dayatmak varken
(hep kardeş olacak değiliz ya,
yaşasın halkların sevgililîğî!)
soyut bir sevdaya
beşik kertilmiş olan
dağda çoban,
şehirde şark çıbanı sayılan,
fırat'ın büyük elleri
ararat'ın kız yelleri
cilo'nun derin nefesleri
hülasa kente hukuk mukuk okun
mümkünse o arada da memleketi kurtarmaya gelmiş
anadolu çocukları, ankara' ya öyle yakışırdı ki kar
asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar
(belki balkona kar seyretmeye çıkar diye
sevdiğimiz kızlar
çok dibimiz donmuştur ve çoğu zaman
bu kar mevzuu
kızlara yeterince ilginç gelmemiştir
hiçbir şey kapalı bir dükkan kadar
hüzünlü gelmez insana
ankara'da,
yoksa bugün bir hayat
yaşanmayacakmı duygusu çöker bütün bozkıra.
Kimse keman çalmaz belki
Belki bu fiim hiçbir zaman
o kadar fiyakalı olmayacak ama
Hiçbir lahmacunda
o okul yolundaki üçüncü sınıf lokantadakinin
tadını vermeyecek bir daha
Çok daha iyilerini yedim sonra
bizzat Urfa'da hatta
Ama hiçbirinde
o kadar aç oturrnadım sofraya
ankara'ya
öyle yakışırdı ki kar
çok yabancı bir soluk duyulur bazı
bilinmez bir dilin ıslığından
anla ki sıkıldı bizim konsolosluktaki konuklar
öyle deme
Ankara'yı sevmeyene bir zulümdür
bu kadar insanın neden ankara'yı sevdiğini anlamadan
ankara'da yaşamak
yollarına hep sevdiğimiz insanların
adlarını vermediler ama biz her duvara
bilvesile onların adını yazarak yaşadık
kül ve betondan mürekkep
yaşadıkça yaşanılası gelen
o tuhaf bozkır kokusunda.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar.
asfaltlar ışıldar...
bir günden bir sürü gün yapan
mesai saatlerinde hiçbir şey yapan
hiçbir şey alıp hiçbir şey sunan
rakıyı bol sulu içen
dokunmasın için deği!
çabuk bitmesin dîye devletimin tekel rakısı,
hep kağıtlara bakarak,
hep kağıtlardan bakarak
hem neşet ertaş' ı hem bülent ersoy' u
aynı anda sevmeyi başararak,
karısının bayat ekmeklerden yaptığı tatlıyı
çok beğenmeyerek ama
yine de bu tasarrufunu takdir ederek
boynu hep kıdemli bir atkının içinde saklıyken
hep bir şeylere birilerine küsmüş gibi
yürüyen...
memurlar.......
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar..
asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar...
biz, şimdi kapalı birr kuruyemişçi
dükkanının -ki bütün plan kar altında
tuzsuz ay çekirdeği çitileyip
yanı sıra bafra içmektir-
kötü ışıklandırılmış vitrininden
umutsuzca içeri bakan,
kimliği gereğinden fazla sorgulanmış,
merhabadan çok çıkar ulan kimliğini denmiş,
-yani sistem kendi verdiği kimliği
zırt pırt geri istemektedir-
doğduğu yer yüzünden
doğuştan kavgacı zannedilen ama
pek çoğu kavgadan nefret eden
kavgacı esmer cesur korkak
çoğu kürt çoğu türk çocuklardık...
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar....
ha sonra belki ahmed arifin aklına
hiçbir şairin aklına gelmeyecek
-çünkü hiçkimse bir daha ankara' yı
O'nun kadar sevemeyecek -bir şiir islenir:
kar altındadır varoşlar
hasretim,nazlıdır ankara.....
ustam yine sen bilirsin ama
hangi aralıkta bir şair ölmüşse
işte o,en netameli aydır bence.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar...
asfaltlar ışıldar...
yalanlar...
şimdi ve sonra ne zaman ankara'ya kar yağsa
elim gönlüm, çocukluğum buz tutar.

Yılmaz Erdoğan

Kumar


- 2005 Yılında Milli piyango çekilişinde aldığı Çeyrek bilete 5 Milyon TL’lik büyük ikramiyenin 4 talihlisinden biri olan 9 çocuk babası Ahmet Bayram'ın (43)’ın intiharına sebep olarak kumar ve aile dışı yaşamı olduğu kaydedildi

- Adana'da İntihar Eden Makine Mühendisi Kadının İnternette Oynadığı Kumarda 15 Bin Tl Borca Girdiği Bu Yüzden de Eşiyle Tartıştığı Ortaya Çıktı.

- Gaziantep'te kardeşleriyle pamuk toplayarak kazandıkları parayı babasının kumarda kaybettiğini öğrenen 16 yaşındaki Melek Kılıç, evlerinde bulunan çamaşır suyunu içerek yaşamına son vermek istedi

- Canına kıymasıyla eşini, yakınlarının ve meslektaşlarını büyük üzüntüye boğan Ali Tutkun’un intiharındaki sır perdesi de aralanmaya başladı. Eşiyle mutluluğu yeniden yakalamışken canına kıyan Tutkun’un, bir süredir kumar bağımlısı haline geldiği ve piyasaya yaklaşık 25 bin YTL civarında borçlandığı ileri sürüldü. Ali Tutkun’un bazı meslektaşları da kumar iddialarını doğruladı.

- Ankara Balgat'ta ganyan bayii işleten Süleyman C., bir kulüpte kumar oynamaya başladı. Süleyman C., kulübe olan kumar borçlarını ödemek için bazı tefecilerden faizle borç para almak zorunda kaldı. 160 bin YTL'lik kumar borcu genç işadamını iyice bunalttı. Kulüp sahibi de borcunu biran önce ödemesini aksi taktirde kendisini ölümle tehdit etti. Genç işadamı, önceki gün akşam saatlerinde Çankaya'daki Swissotel'e gitti. 424 numaralı odayı kiralayan genç işadamı 7.65 mm. Çaplı Baretta marka ruhsatsız silahını eline aldı. Herhangi bir not dahi yazmayan Süleyman C., silahı şakağına dayayıp tetiğe bastı.

- Başına kurşun sıkarak intihar eden gencin ölüm haberi gazetelerin üçüncü sayfalarına sıradan bir intihar vakası olarak yansıdı. Oysa genci ölüme internetteki yasadışı bahis siteleri sürüklemişti. "Son bir kez" diye oynadığında Barış’ın hesabında 2 milyon 780 bin YTL’si vardı ve o gün hepsini kaybetmişti.


(…)


İşte kumar, işte ülkemiz. Yabancı ülkelerde de durum daha farklı değil, kumar yüzünden intiharlar bir yana, kumar ve intihar ilişkisini araştıran bilim insanları başka bir yana. Üstelik tüm büyük dinlerde de açıkça yasak. Dinlere inanmayanlar içinse, kimi ülkelerde tümden yasak.

Yasak yasak yasak yasak ve yasak. Ama nedense halen büyük ilgi çeken yol bu kumar. Teorik olarak olarak insanlığın başlangıcına kadar da uzanabilir. Nedir, yöntemler değişir. Eski insanlarda Las Vegas olmasa da, en azından zar – kemik vs atılabilecek bir şey vardı ve bu sayede de hızlı ve ölümcül barbut vardı mesela. Mantık büyük atanın ortada ne varsa kazanması. Çok basit ve hızlı değil mi?

Tarihe baktığımızda, tüm milletlerde gördüğümüz kumar olgusu aslında insanlardaki temel yönelimlerden birine dayanıyor. O da “az çalışarak çok kazanmak”. En basitinden barbut; tek bir zar atımı kadar yorulup yüz yıl çalışınca edinebilecek şeyleri kazandırabiliyor. Fakat, bu iki tarafı da keskin bir bıçak. Kazanmak kadar kaybetmek de var. Ve kayıp durumundaysa, insan en iyimser bakış açısıyla “iyi hissetmiyor”, başka kayıplar ve durumlarlaysa hayata son vermeye kadar gidebiliyor.

Yukarıda alıntıladığım haberlerin hepsi yakın zamanların haberleri. Yakın zamanlar demek, kumarın eskisi gibi yasal olmadığı bir Türkiye demek. Zaten kumarhaneler de kameraların şahit olduğu bir intihar vakasından sonra kapanmamış mıydı? Evet son nokta oydu. Fakat internet yoktu. Artık internet var. Ve bu sayede de “netten kumar” var. Ama ülkemizde kumar yasak olduğu için siteler de yabancı ülkeler merkezli. İyi de ne fark eder ki? “Avrupa’ya çoktan girmiş” cevval milletimiz tek klikle o sanal cennet bahçelerinde..

Cennet bahçesi tabiri pek uygun bence. Çünkü özellikle Las Vegasta olsun olmasın kurumsal kumar işlerinde ilk önce kazandırılır bir miktar. Oynayan bir iki kazanır ki hevesi / motivasyonu kaybolmasın ve devam etsin. Kimi zaman da gerçekten iyi kazanır ve daha da fazla kazanmak isteyerek daha büyük bahislerle oynamak ister. Bu “kazandıkça kazan” döngüsü de çoğu durumda ciddi bir maddi kayıpla son bulur. Kayıplar salt bununla son bulmaz, gidenlerin – huzur, yaşama sevinci, odaklanma v.s. – hesabı tutulmaz.

Kişi her kaybetmediğindeyse kazanır ve davranışçı koşullamanın işlediğine kanıt olacak şekilde biraz daha yükselir. Yükseldikçe yükselen kişi artık tam manasıyla uçurumun kıyısında yürümeye başlamış ve düşmesi halinde göreceği zarar, oynadığı kumardan kazanabileceklerinin çok daha ötesine geçmiştir. Ve üç yada beş vakitte hayata tutunanları bile zorlayan kaçınılmaz sona varılır.

Bariz ana fikir odur ki, kumar bulaşılmaması gerekendir. Girmek kolay, çıkmak iradeyle savaş gerektirdiği için zordur. Bence, kumarı yasaklayan ülkeler her ne kadar işi yeraltına ittiyse de, elden gelen yapılmıştır. Gerisi de kişilerin özgür iradelerine kalmıştır…


Hüzünlü Türkler


Hüzünlü Millet__


Çook uzun yıllar önce Orta Asya’da bir insan topluluğu vardı. Orta Asya'dan Anadolu'ya kadar uzanan bir bölgede yasayan bir etnik gruptu. Orta Asya dediğimiz yerler de fena yerlerdi. Güneşin doğduğu yerde de, battığı yerde de düşman vardı. Genelde dümdüz olan arazi, her türlü hayvan için müsaitti. Sağdaki ve soldaki düşmanlar da bunu biliyordu. Ve bu yüzden de o topluluğu hiç rahat bırakmadılar. Biri saldırdı, topluluk kaçtı. Diğeri saldırdı, topluluk kaçtı. Besledikleri hayvanlar otları yedi, topluluk yine kaçtı. Daha sonra bir taraflarda insanlar hasta oldu ve ölmeye başladı, topluluk yine kaçtı. Ondan sonra başka düşmanlar daha saldırdı ve topluluk her zamanki gibi kaçtı. Bu kaçma sistematiği epey de sürdü, fakat 1071 yılında Alp Arslan isimli bir sultan onlara iyi bir yeri gösterdi.



16 yıldızlı Genelkurmay armasından da anlaşılacağı gibi, Türkler devlet kurup yıkmak / yıktırmakta mahir. Ama bu iş basitçe legodan bina kurup yıkmak değil; bikrimin, yaşantıların, sözlerin v.b. her şeyin darmadağın olması demek. Ve Türkler de bu irade dışı gerçekleşen yıkımları çokça da gördüler. Sürekli sürgün, sürekli tehlikede, sürekli darda…



Gustav Jung isimli ünlü bir psikanalist “kolektif bilinçaltı” adında bir kavram attı ortaya. Dedi ki “toplumların geçmişte yaşadıkları, gelecekteki bireylerine de değişik yansımalar yapar”. Bu açıdan da bakınca, dümdüz ova Orta Asyadan kopup gelen Türklerin neden arası denizle iyi değil? Fakat suyu çok sever? Neden yabancıları sevmezler? Niçin bir lidere taparcasına biat ederler? … gibi pek çok soru cevap bulabiliyor.



Benim değinmek istediğim esas nokta, bizlerdeki “hüzün” sevdası. O acılı temaları sevdiren, ağlak müziklerden kopartmayan ve uğruna kendini bile kestirebilecek bir hüzün. Öyle derin, öyle çıkılmaz, dağılmaz. Adeta millet olarak “ne yaparsam yapayım değişmeyecek” gibi düşünüp, kaybederken bile çaba harcamaz haldeyiz. Hatta kaybedene, ezilene sempati bile duyarız, mesela milli maçlarda çoğu zaman zayıf ve tanınmamış ülkeyi tutarız!



Bence, bu tavrın kaynağı Jung’un ortaya attığı kavramdan yola çıkılarak, “kolektif bilinçaltı” kavramından dan geliyor. Neticede burada bin küsür yıldır aynı topraklarda büyüyüp gelişmiş bir milletten bahsetmiyoruz. Aksine, 600 – 700 yıldan fazla aynı yerde kalamamış ve her seferinde büyük acılar ve gözyaşlarıyla yerinden edilmiş bir millet var. Machievelli’nin söylediği gibi, “işgal etmek sadece toprağı işgal etmek değildir”. İşgaller topraktan da öte zihinleri işgal eder, onları darmadağın edip eskiden iyi – güzel – kutsal sayılmış çok şeyi paspasa dönüştürür.

Bu kadar yüzlerce yıldır süren bu durumun ardından, bireysel sıkıntılar karşısında bence daha başka psikolojik tepkiler verilmesi de zordur. Geçmişten gelen hüzün dost bir sıcak battaniye gibi olacak, hiçbir yabancıya güvenilmeyecek – çünkü yabancı demek acı demekti - , çoğu iş ne de olsa yapamayız denerek kenara konacak – yaptığımız ne elimizde kaldı ki? - , lidere uymayana kötü bakılacak – lider olmadan hayatta kalınamazdı bozkırda - ve benzer otomatik düşünceler gelişecektir.



Sanırım kaderimizden kaçamayacağız. Bu çalkantılı günlerde çok uzak ufukta 17. yıldız da görünüyor. Hüzün doğamızda, melankoli damarlarımızda, kara bulutlar her tarafımızda.

Değişim

Eskiden Mercan Dede isimli ney üfleyen elektronik müzik DJ'i kişiye gıcık olurdum. Hani nasıl "dede" olabiliyor diye sinir olur dururum. O zamanlar bende bir radikallik! Böyle bir tutuculuk!

Artık diyorum boşver, haksız bir şey yapıyorsa Allah'ından bulsun. Bana ne dmi? Adam ucubik şekillerde çıkmış ney üflemiş, tamam ney'e saygısızlık hala bence ama, bana ne?

Yaşım o zamanlardan bir ki daha fazla. Yolun yarısına henüz bir on yılım olsa da, kısa zamanda bile öyle değişebildiğimi görüyorum. Mutlu olmuyor değilim, hani hala "esneğim" diye sevinç falan :)

3 Sosyalşörler ve hiper şeffaflık



Friendfeed, Twitter ve Facebook 3 silahşörler gibi bir üçlü. Aslında her şey daha geçen yıl devreye giren twitter.com sitesinin “gerçek zamanlı arama” fonksiyonuyla başladı.

Neydi bu gerçek zamanlı arama? Bu kavram; durum, fotoğraf, link, post ve bilimum güncellemeleri gmail gibi gerçek zamanları bildiren bir sistemin adıydı.

Fark ettiğiniz üzere, bu sistem facebookta olmayan bir şeydi. Ve olmalıydı. Bu yüzden de – google tarafından alınmaya layık – facebook önce friendfeed’i aldı. Ve şu anda da bu teknolojiyi ilk kullanan servis olan Twitter için bastırıyor. Gerçi Facebook’un şu andaki hali bile twitter ve friendfeed kullanıcıları için rahatsız edici derecede tanıdık gelecektir ya…

Varılan ve ilerde daha kapsamlı olarak varılacak nokta, tüm internetin (teorik olarak tüm dünyanın) birbiriyle bağlantılı olup kimin-ne-ne zaman-nerde-kimle-nasıl yaptığının bilinmesidir. Teorik açıdan bakarsak, bu parametreleri bilinecek kişi tek olmayacağı için, “win win” (kazan – kazan) kuralı yardımıyla herkes herkesin tüm hareketlerini bilecektir.

Mecazi olarak, evinde tül perdesinden fazlasını kapatmayanlar için çok büyük fark olmayacak olsa da, ve hatta yukarıdaki üçlünün birleşimi olasılığı da kutlanmaya başlanmışken; ya her zaman kalın perdelerini çekenler ne olacak? Hani özel hayat vardı diye ürkekçe başlarını uzatanlar? Kimle ne yaptığımdan size ne diye soranlar?

Yakın gelecekte, tahminime göre, bunların alacağı cevap “canın cehenneme” olacaktır. Bakınız şirketler bile sosyal bağlantı ağlarını kullanmaya önem vermişken, bireylerin haddine değildir değişen trendlere karşı durmak… Akan bir nehre direnmek mi yoksa kendini bırakıp suların alıp götürmesine izin vermek mi?

Tüm bunlar bir yana, geçen aylarda devletimizin teknik dinleme bölümünde önemli bir kişi katıldığı konferansta diyor ki “dijital telefon santrallerine geçtiğimizden beri istediğimiz telefonu 8 dakika içinde dinlemeye alabiliriz”. İstihbarat Teşkilatı son model teknolojik cihazlarla uzaktan da dinleyebiliyor. Amerikanlar ve Ruslar taa soğuk savaş zamanlarında bile “times meydanında bankta oturup gazete okuyan adamın ne okuduğunu” görebilir halde (uyduları sağolsun). Tüm bu “başarılar” varken, özel hayat nerede?

Bilmiyorum farkında mısınız ama
, yavaş yavaş Rus yazar Yevgeny Zamyatin’in 1927 yılında Bolşevik baskısına rağmen (belki de yüzünden) yazdığı, geleceğin insanına uyarı niteliğindeki Mıy (Biz) romanında anlatılan düzene gidiyoruz. Her şeyin devlet (tek devlet) kontrolü altında olduğu kurguda, yaşama yerleri tümüyle CAM odalı CAMdan binalardan oluşuyordu. Gizlilik sadece cinsel ilişki esnasında odadaki perdeyi çekmek suretiyle sağlanıyordu.

Vikipedi linki

Gördüğümüz gibi, Zamyatin’e göre gelecek “kontrol” ve “şeffaflıktı”. Sonraki adımsa, daha sonra George Orwell’in açık açık Zamayatinden esinlendiği (ve daha sonra itiraf ettiği) romanı 1984’te tasvir ettiği gibi, – 1785 yılında Jeremy Bentham’ın tasarladığı hapishane modeli Panopticion tarzı – her şeyi gören, bilen ve görmesiyle bilmesinin farkındalığını hiç eksik etmeyen “büyük birader” (big brother)

Popüler slogan (Nokia) “Connecting people” ile tohumları atılan ve dünyada kaç milyar gsm hattı sahibi varsa onlarla iletişime geçmemizi sağlayan, süreç bizi her açıdan “connected people” yapacak bir gün, umarım o günleri görmem.

Minibüsler ve Taksilere Dair

Bazen akbil bitmiş olur ve şöföre para vermek gibi sağ şeritte kâbus hızında işlerle uğraşmak istemeyiz (eee nede olsa arkadaki boş yerler değerli), bazen de gidilecek mesafe içinde uygun durak yoktur ve taksiye para vermek istemiyoruzdur. Naparız, zilyon tane minibüsten birine işareti çakarız ve önümüzde durur. Biz de genelde Indiana Jones ayarında bir sıçramayla kalkıp gitmeye başlamış minibüse gireriz, ilk savrulmayı atlattıktan sonra da en yakın boş yere önce parayı vererek otururuz.

Genelde kervan hızında bir yolculuktan sonra da ineceğimiz yere yaklaşıp “müsait bi yerde”den başlayıp “dur!” a varan ranjda nidalar çıkarıp durdurur ve ineriz. Minibüs arkamızdan hızla gazlar giderken, biz de mutluyuzdur. Ama unuturuz, birinin cenneti diğerinin cehennemi olabilir!



Bu hemşeri kartelleri tarafından işletilen dikdörtgen şekilli estetik fakiri döküntülerden muzdarip bir sınıf vardır ki, bir dokunursanız bin ah işitirsiniz. Onlar en olmasa da, epey soylu bir meslek icra eden taksicilerdir. 7 / 24 direksiyon sallayan bu bitkin kişiler zaten normal trafiğin saçmalığıyla uğraşırken, bir de sol şeritten aniden önlerine kıran bu ucube kütlelerden çok çeker; bunu bilir bu söylerim.


Bilirim, çünkü bindiğim hangi taksi olursa olsun, muhabbet açmak istediğimde en yakın minibüsçüye kızarım (haklıyımdır, pek çoğu en hafif tabirle insan dışı davranışlar sergilemektedir) ve benim tepkim solumdaki taksi şoförününkiyle birleşip adeta öfke ve gözyaşı dolu bir duygu seline dönüşüverir!

Aşağıda okuyacağınız satırlar, bir taksiciyle yaptığım ayaküstü mülakattan alıntıdır, ibretle okuyunuz, okutturunuz:


Mahir: Yuuh hayvan ya, nasıl kırdı öyle (elini kolunu kızgınca sallayarak)

Taksici: (Acı ve kısa bir gülüşle, daha çok hıçkırık gibi) Hoha! Abicim bunlar hep böyle.

M: Yaa kaptan sizin iş çok zor yaa

T: He valla, bütün gün yok acemisiyle uğraş yok zibidisiyle uğraş canımız çıkıyo, bi de böyle angutlar yok mu?

M: Çık çık çık (Suratta tiksintiye benzer bir ifade)

T: Hem önüne lönk diye kırarlar, hem önünde zınk diye durup adam alırlar hem de onlara el kol yapınca kurbanlık dana gibi böğürürler..var mı öyle iş yaaaa?? (taksici eni konu kızıyor)

M: Ağabeycim kaldırcan bunların hepsini, sonr..(lafı kesilir)

T: Heh, işte öyle yapıcan. Bi gör nasıl rahatlar yollar!

M: Bak nerde unuttum ama karşıda bi yerde kaldırmışlardı hepsini.

T: (keyfi yerine gelivermiş ve gözleri zaferle pırıl pırıl) İşte böyle abicim, devlet devletliğini yapıcak ve höst diycek ki gitsinler.

M: Yaa, dmi? (mahir de aynı keyfi paylaşmakta)

Siz siz olun, taksicileri hakir görmeyin. Hele amca veya dede şeklinde olanlara tek bir kötü söz bile etmeyin. Tamam fonda dum dum dum dum club müzik çalan – abartı hoparlörlü arabalara Japonca stickerler takmış yeni yetme taksiciler biraz hak edebilir de, amca ve dedelerin hakkı yenmemeli ve tüm bu mahşer yeri gibi trafikte katil doğmadıkları ve olmadıkları için alınlarından öpülmelidir…


…Yada şöyle bir “proce” ile minibüs konforu maksimize edilmelidir.


Rapidshare



Üstünde milyonlarca dosya barındıran bir şirketten bahsediyoruz burada, az değil. Netten bir şeyler indirmek isteyen herkesin mutlaka bildiği ve para ödememiş kullanıcılarına azap çektiren bir şeytan işi; Rapidshare

Rapidshare, 2006 yılında www.rapidshare.de adresinde yılında kuruldu. Adı üstünde, “çabuk paylaş” durumuna olanak veriyordu. Yine 2006 yılında rapidshare.com olarak ikiye ayrılan sitenin gerekçesi fantastikti: “Artık yer kalmadı”

O artık yeri kalmayan rapidshare, 2008 Nisan’ı itibariyle yapılan bir açıklamaya göreyse, “240 gigabit/s of Internet connectivity and 5.4 petabytes of storage” sahibi oldu. Yani, senin evde 1 megabit bağlantın var ve indirme hızı olarak en fazla 125 kb/s – yükleme hızı olarak en fazla 25kb/s görüyorken; adamlar bunun 240 katı kadar hıza erişti ve senin harddiskin taş çatlasın 500 cigabayt kapasiteye sahipken, adamların depolama kapasitesi 5662310 cigabayt!

Son zamanlarda epey bir yenilik yapan rapidshare, diğer kullanıcıların senin yüklediklerini indirmesiyle kazandığın puanların ile uçuk kaçık hediyeler de vermeye başladı ki o hediyelerin benzerleri http://bunlardanistiyorum.com/ adresinde görülebilir.

Diğer bir yeniliği de, kişinin paralı kullanıcı olarak kazandırdığı kişiler başına para kazanması oldu; paralar sadece hesap uzatma işlerinde kullanılmak üzere tabii.


Resmi bilgi buraya kadardı. İşin kafamı kurcalayan bir diğer yüzü de var. Şudur ki;


Rapidshare parasını hesaplarını “Premium” yapan kullanıcılardan kazanan bir şirket, zira normal (yani bedava) kullanıcıların yükledikleri dosyalar sadece 10 kere indirilebiliyor (ve bu da puan = para kazandırmıyor. Yani, zorunlu olarak paralı hesaba geçenler bu şirketi ayakta tutuyor. Fakat sınırsız ve beklemesiz indirme sağlayan paralı hesaba geçilmesine de kimi özel durumlar yol açıyor ki o özel durumlar da çok büyük çoğunlukla “korsanlık” kapsamında görülüyor. Üstüne, normal (yani bedava) kullanıcıların yükledikleri dosyalar sadece 10 kere indirilebiliyor.

Multimedya korsanlığı bir suç. Ve özellikle batı ülkeleri bu konuda ciddiler, afları yok. Kişiye / siteye / sayfaya 2. uyarıyı bile yapmadan tak diye kapatabiliyorlar veya davalar açabiliyorlar. Böyle bir gerçek varken, daha rahat korsan film / müzik / oyun indirmek isteyenlerin verdikleri “Premium hesap” ödemeleri yüzü suyu hürmetine ayakta duran rapidshare, böyle ikilemli bir düzlemde yolunu nasıl buluyor?

Amerikan veya Avrupa fikir hakkını koruma ajanslarına hadi dediler “hemen abi, yarın siliyoruz” ve üç beş tane linki sildiler diyelim. E gerisi ne olacak? Yıllardır yüklü kalan ve on binlerce insanın indirdiği – diyelim ki – bir müzik albümü ne olarak? Nereye kadar öteleyebilecekler silme / engelleme işini? Tamam, gidip doğrudan “Madonna - Confessions on a Dance Floor” adında bir zip dosyası yükletmiyorlar, onu anladım. Fakat kişi gidip o zip dosyasının ismini “M – CoaDF” yaparsa rahat rahat yüklüyor ve başka bir insan onu rapid’e gammazlamazsa silinmiyor.

Velhasıl, bence işin içinde bir iş var. Ve bu adamlar, rapidshare.com, Türkler gibi “bir yolunu bulmuş”a benziyor. Bakalım…

“Hiçbir şey, onlar için çok şey”



5 çocuk

5 kız çocuk

5 özürlü çocuk

5 geleceği bizlerden de belirsiz çocuk

Onlar, biri orta derecede fonksiyonellik gösteren otistik olmak üzere 5 adet “resmi tanıma göre” özürlü çocuk. Hepsi, otistik dışındaki hepsi, devlet okulunda kaynaştırma sınıflarına devam ediyor. Bize göre sembolik ama onlar için büyük başarıyı gösteren karnelere sahip oldular ve olacaklar da.

“Hiçbir şey, onlar için çok şey”

Bu, altı çizilmesi gereken bir kavram olarak kalacak hayatlarında. Belki sizin kadar başarılı olamayacaklar ileride (belki değil, kesinlikle aslında) ama sürekli surette “küçük şeylerin de fark ettiği” insanlar olarak kalacaklar.

Aileleri açısındansa, en basiti kendi kendilerine tuvaletlerini ve temizliği yapmayı öğrenmeleri bile olağanüstü bir gelişme olacak.

“Hiçbir şey, onlar için çok şey”

Her çocuk bir manada ailesinin bir projesidir. Projeler de başarısızlığa ulaşmak için başlamaz. Aksine hayalde hep büyük başarılar, parlak gelecekler vardır. Ama durumlar başka söyler. Mesela sen doğduktan hemen sonra, ebe seni elinden düşürürse? Veya baban sen bebekken sana çok kızıp bir tokat atarsa? Yada çok haşarısın ve bir yerden kafa üstü çakılırsan? İşte o andan itibaren sen artık "başarısız bir projesin". Bir hayal kırıklığısın. Senin üstüne kurulmuş tüm geleceğin çöpe atılmasısın.

“Hiçbir şey, onlar için çok şey”

Tam o durumdayken de aldığın karne de, bakkaldan alıp getirdiğin iki parça şey de, annenin istediği bir şeyi tek seferde anlaman da, deliksiz uyuduğun bir gece de, dişlerini fırçaladığın her sefer de..de..de..de..aslında çok büyük şeyler olacak.

Ve sende hep bir umut var olacak, hiç kaybolmayacak bir umut.

Ya bir gün..?

Erkekle Kadını Kalın Çizgiyle Ayıran Adam



Bilirsin bir geyik vardır "Erkekler Marstan Kadınlar Venüsten" diye. Hep geyik olduğunu düşünürdüm ben de.
Fakat artık işler başka, öğrendim ki olay kısmen (iyi bir kısımen) de hormonal farklılıktan kaynaklı imiş.
Ama herşeye rağmen, işin kültürel boyutu var bi de. Bu boyuttan dolayı da kadınların ak baktığı şeye biz kara bakabiliyoruz. Aha da aşşada bizlerin neye nasıl baktığı benim yorumlarımla var, diğer tarafı da kadınlar yazsın:
Saç: Bizde fiyakalı isimli, yüksek teknoloji merkezi gibi görünen fasiliteler yoktur. Gidersin Ahmet Abine veya en yakın berbere, "Abi yanlardan al tepeler kalsın" dersin. Evinde de sabah kalkınca bi ıslatırsın, bi taraf ve biraz jöle iş görür. Zilyonlarca para gitmez saç bakım zamazingolarına!
Sakal: Bilirsin işini, 2 - 3 günde bir kesiverirsin. Öğrenciysen hele hiç işin olmaz!

Manikür/Pedikür: Metroseksüel olanlarımız dışında pek işimiz olmaz. Kürek boyuna gelinceye kadar bırakırırız, sonra alırız önümüze gasteyi ve tırnak makasını, ondan sonra kes allah kes.

Ağda / epilasyon: Şaka mı yapıyorsun?

Spor /Rejim: Hasta olup kuyruğu titretmedikçe fazla işimiz olmaz sporla - rejimle.

Makyaj malzemeleri ve bakım kremleri: Şakacı seni...

Parfüm : Çoğu zaman uyduruk bi deodorant, önemli zamanlara da az uyduruk başka birşey.

Anne /Bacı: Tabu düzeyindedir genelde.

Regl: Ben aybaşı yaşayan erkek duymasam da, hatunları aybaşındaki erkekler hatunlar kadar kötü duruma düşünyor. Denenmiş ve görülmüştür.

Alışveriş: Hatunlarla çıkmayı sevmeyiz alışverişe. Biz çıkınca bir yere gireriz. Bir iki şey alırız. Çıkarız. Nokta!

İç çamaşır: Tiki bir tipse siyah miyah slip falan bişiler giyer, olmadı bir boxer. Ama "normal" "düz" vatan evlatlarımız beyaz dondan şaşmaz!

Takılar: Saatten öteye gitmez. Giderse de bir sorun vardır :)

2. Dünya Savaşı Ekipmanları - 88mm Flak

Şu görmüş olduğunuz şey, delikli borudan çok daha öte olup...

WW1'den sonra Almanlar anlaşmalarla kısıtlanınca, gidip sağla solla işbirliği yapıp silah üretimine devam ettiler. Bunlardan tarihte(ve nice düşman tankının o güçlü ön zırhlarında) iz bırakmış bırakmış birisi de Alman Knupp ile İsviçreli Bofors'un ortak üretimi 88mm'lik uçaksavar toplarıdır.
Önce 75lik üretilen prototiplere bakan Almanlar daha deli birşey isteyince ortaya bu 88likler çıkıyor.

Ve bu aletlerden tomarla üreten Almanlar da taa İspanyol Sivil Savaşından beri epey kullanıyor.

Alet aslında bir numaralı uçaksavar değil. Fakat Almanlarda da Türk misali bir cinlik olsa gerek ki, bir gün aletleri yukarıya doğru açıyla tutmak yerine yatay kullanıyorlar ve şaşırtıcı bir sonuç alıyorlar; 88'lik uçaksavar topu, zırhı "tereyağını kesen sıcak bıçak gibi" kesiveriyor!

Ardından da bakıyorlar ki bu iş süper eğlenceli, daha da abartıp bu aletlere mobil özellikler ekliyorlar.

Sonrası malum zaten, 2. Dünya Savaşı (bundan sonra WW2 denecek) boyunca Almanların lego fetişizmi ile yaptığı "tek şasi milyon varyant" tarzı düşünüşle tasarlanan ve 88mm flak top kullanan tanklar aşağıda.




0532


Bir zamanlar vardı, daha Graham Bell falan doğmamıştı. O zamanlar atlı kuryeler, olmadı posta güvercinleri vardı. Zengin kişilerinse direkt kendi atlı kuryeleri vardı, ki atı ve kuryeyi beslemek malumunuz para işi.

Derken, arada bir sürü şey oldu ve olan şeyler Türkiyeye de oldu… 15 – 16 yıl önce cep telefonu diye bir elektronik aletle tanıştık (elektronik falan dediğime bakmayın, o zamankiler bildiğin kamyon takozuydu). Numaralarımız da 0532 ile başlardı. Ardından da 0535 adında kontörlü bir hadise çıktı. Tabii bunun Teslimini hiç saymıyorum, Uzan benim ne önümü ne de arkamı açtı :]

Derken II, yıl 2009. Gidin bir telefoncuya veya direkt firmanın temsilcisi bir dükkana ve deyin “532’li bir hat istiyorum”. Size verecekleri cevap “hadi ordan” minvalinde bir cevap olacaktır. Siz de gidip internete ve google babaya sorarsınız. O da der ki:

İlan BaşlığıSATILIK 0532 Lİ Açıklama 0532Lİ Fiyat 750 TL

Veya

İlan Başlığı13 yıllık 532 li hat satılıktır.AçıklamaBorçsuz, 13 yıldır kullanılan ve akılda kalıcı bir numarası olan 532 24* 3* 7* numaralı hat satılıktır.

Fiyat, 5.000 TL dir, fiyatta anlaşılır. Fiyat 5.000 TL

Şaka gibi…mi acaba?? Nasıl oldu da böyle oldu? Numaramız 32 olmuş, 36 olmuş ne fark ederdi?

Aslında her şey psikolocik! Ve algı ile alakalı. Telefon numaraları kendimizi sardığımız paket kağıtlarının yaldızlı bir detayı. Düşünün ki yüksek kademede bir yerlerde çalışıyorsunuz.

Atıyorum büyük bir gıda şirketinde – ve bir kişi geliyor karşınıza bayilik görüşmek için. Gelen kişi 50lerine doğru bir erkek, tam grantualet giyinmiş, uygun bir koku da sürmüş, surat sinekkaydı, el sıkışı muhteşem ve gülümseyince 32 ince tanesi..Neyse, görüştünüz ve adam tam kalkarken doğal olarak size kartını verdi: 0538 98. .. ..! Nerede imaj? Ne düşündünüz? Ben olsam “lan?” derdim ve o adama dair düşüncelerim 0532 24. .. .. gibi bir numarayla gelseydi olacak düşüncelerden dağlar kadar farklılaşırdı.

Devir imaj devri olmuş artık. Kontörlü hatlı kişi ve faturalı hatlı kişilerin imajları farklı. Hele 0532yse, “bu adam paralı, eski kurtlardan” tadında bir hava eşlik ediyor. Ama tut ki 0555 veya başka bir Turkcell dışıysa…O zaman da istenen ve verilen imaj bulanıyor.

İşte tam o zamanda da şu başlıyor, imaj satılıyor:
" İlan Başlığı 0532 li karizma hat

Açıklama=> 0532 201 81 81 <= Nolu Hattın Sahibi Olmak İsteyenler Yukarıdaki Numaradan Ulaşabilirler…Geç Kalmayın :)Fiyat 10.000 TL " oluyor..

Ve

İŞ ADAMLARINA ÖZEL! sloganıyla alıcı aranıyor.

Hayat

Daha yiyeceğim çok kazık var benim. :)

Seni seviyorum be hayat! Hiçbir zaman stabil ve monoton değilsin ;)

Mutluluk adımları, kısım 3

" Sabah 6'dan akşam 9'a, çalış daha hiç durma.
Günler geçmesin boşu boşuna,
Kazan daha çok para"


diye başlayan bir şarkı vardır, ki verdiği mesajı kısmen severim. Sürekli çalışmayı salık veren bu mesaj, aslında başka bir manada da mutluğun ve huzurun anahtarı. Evet çok çalışmak yorucudur, kabul. Fakat hayatında neyi yorulmadan kazandın?

Hayatta pek çok şey yaşarsın. Kimine sevinir, kimine üzülür, kimine de kafayı takarsın. Sürekli evirir çevirir, tekrar tekrar - adeta geviş getirir gibi - hatırlarsın. Bir sahne mi takıldı? Sürekli o sahne tiyatro gibi yaşanır hayalinde. Bir söz mü takıldı? Teypte sürekli aynı şarkıyı çalan bir kaset gibi, döner durur aklında. Hakkında olumsuz bir ifade mi okudun? Film şeridi gibi, gözünün önünden hiç gitmez...Peki söyle bana, şu anlattığım durumlarda mutluluğun nerede?

Söyle bana, hatırlar mısın bir şeye odaklanmış halini? O anlarda sana söylenenleri duymadığın hatıraları? Hızla dümdüz ileri yürürken fark etmediğin arkadaşını? Nasıl geçtiğini anlamadığın zamanları? Sence nedendi bunlar? Bence kolaydı cevap; beynin o anda bütün pencerelerini kapatmış ve ne arka, ne sağ, ne de sol; sadece önündekini açık bırakmıştı.

Anahtar, ortak nokta, "odaklanmakta". İşinde çalışırken veya müzik enstrümanını çalar ya da üflerken, tuvaline fırçanı sürerken; hiç fark etmez. İşin sırrı TEK bir şeye bakmak / düşünmek. Bu öyle bir duvar örerki zihninde, hiçbir düşünce giremez. Hiçbir kötü duygu hissedilmez. Hiçbir kaygı duyumsanmaz, planlar da yapılmaz. Zaten seni mutsuz edenler geçmişe veya geleceğe dair takıldıkların değil miydi?

Bir düşün, işkolik denen insanlar "neden" işkolik. Çünkü gerçek hayatlarında onları zorlayan sorunları var ve çözüme hazır olmadıklarından dolayı, zaman kazanmak için kendilerini işlerine adeta adıyorlar. Bu sayede, sorunlarından uzak kalabiliyor zihinleri ve mutlulukları.

İşkolikler sadece bir örnekti. Neticede kaçarak hiçbir şeyi çözemezsin. Ama yerinde olduğun gibi durarak da çözemezsin! İşte bu yüzden, sen sen ol; çalışma hayatının sana verdiği bu eşsiz kalkana bürün ve sakın sızlanma. Zira, o sıkıntı duyduğun işin olmayıp da evde otursaydın, derin uçurumlarda hızla düşecektin...

Mutluluk adımları, kısım 2

Bir önceki yazımda geçmişin oluşturduğu yükten bahsetmiştim. Bu sefer de geleceğin ördüğü duvardan bahsetmek istiyorum.

Önce sormak isterim, a. kaç kişi bir sonraki adımında düşmeyeceğini %100 emin olarak biliyor? Ya da b. her gün açtığımız alelade bir kapının bu sefer açılmayacağını %100 olarak önceden biliyor muyuz? Sorularıma cevaplar a. kimse b. hayır olacaktır.

Sanırım, mikro düzeyde de olsa, gelecek hakkında bir belirsizlik var burada.

Peki, şimdi diğer sorular: a. Gelecekteki çocuklarının her ikisinin de erkek olacağını kaç kişi biliyor? Yarın b. herhangi bir kaza geçirmeyeceğimizi %100 olarak biliyor muyuz? Aaa ne tesadüf, bunların da cevapları a. kimse b. hayır!!

Bu da bana belirli bir gelecek gibi gelmedi. Ne kimse biliyor ne de nesnel manada emin olabiliyor..

Durum, yani gelecek, bu denli kaygan bir zeminde yani. Bizlerse o zeminde düşmemek için bir sağa bir sola yalpalayan garibanlarız. Ve işin kötüsü, hiçbir garantimiz yok geleceğe dair.

O zaman ben düşünürüm ki; madem ilerde ne olacağını tam bilemiyorum, kahin değilim, e o zaman ne yapabilirim de kafam rahat kalır geleceğe dair? Çözüm "taslaklar" kurmak olabilir bak. Yani; önümüzdeki yıl şunu yapmayı / almayı tasarlıyorum gibi bir düşünüş. Ama eğer deseydim "önümüzdeki yıl şunu yapacağım / alacağım, söz konusu şeyi yapamaz veya almazsam büyük bir hayal kırıklığı ve mutsuzluk yaşardım.

İşin özeti, iyi olan; kişinin gelecek hakkında kendisine sözler vermemesidir.
Çünkü her gerçekleştirilemeyen söz, geçmişe sürüklenebilecek bir yüktür.
Yüklerse mutsuzluk ölçeğinde bir puan daha yükseltir bizi.

Mutluluk adımları, kısım 1

Tutturduk gidiyoruz, mutlu olmak istiyoruz. Ama ne resmini çizebiliyoruz ne de kokusunu alabiliyoruz. Bu durumda diğer yolları düşünmeliyiz...

Gözlemime göre, pek çok insan ayağında zincirli metal gülle misali (bkz. Daltonlar) geçmişini sürüklüyor peşinde. Yaşanmış her olay, söylenmiş her kelime, yenmiş her kazık ve temasa geçilmiş her eşya sürekli peşimizde, etrafımızda ve aklımızda.
Nasıl fazla yüklü bir aracın performansı düşecekse, beyni geçmişle fazla yüklenmiş kişininkisi de azalacaktır. Odak noktası geçmişte kaldığı için, günü de kaçıracak ve psikolojik açından sağlam bir gelecek kuramayacaktır.

Tüm bu söylediklerim demek değildir ki "geçmiş ve gelecek yok, vur dibine!". Fakat yüklerden kurtulmak için de bir çözüm, bir uzlaşı gereklidir. Ben de bir zamanlar anlattığım gibiyken nasıl düze çıktığımı paylaşmak isterim:

Aslında sakın uzun bir plan program beklemeyin, o kadar basitti ki ben bile şaştım. Farkına vardığım durum şuydu ki "geçmiş sadece ders almak için vardır. dersi alınca geçmişin önemi kalmaz. an ise geçmişi taşıdığımız sahadır, geçmişten öğrendiklerimiz eşliğinde mücadeye devam edeceğimiz alandır. gelecekse an'da kazandığımız savaşların ganimetini yiyeceğimiz yerdir"

Hayatta böyle basit bir durum varken, geçmişi biriktirmek ve taşımak neden?

Çatışma?

"Öte yandan Harbiye’de Cuma namazından çıkan vatandaşlar, göstericilere tepki gösterdi. Vatandaşlarla göstericiler arasında çıkan ve yaklaşık 15 dakika süren taşlı-sopalı çatışmayı" diye bir paragraf okudum http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=15486 adresinde.

Bu metin yazarlarına önerim şudur ki, jargon'u bıraksınlar gerçeğe gelsinler; vatandaşlar, hele Cuma'dan çıkmış ve fanatizm pompalanmış vatandaşlar "çatışmaz", saldırır ve parçalar.
Bırakın böyle ağızları..

Ben de senin kadar insanım part 2, gürgen terapisi

Hala buralarda mısın? İyi, o zaman dinle beni; anlatmaktan sıkılmam. Ama dinlemekten sıkılırsan biliyorsun istedğin gibi gidebilirsin.

Kafam geçende yazdığım "kutsanmış psikolog" imajı ile takık halde. Bu ne yazık ki imajdan da öte, çok daha öte; hayatımın kimi taraflarını engelleyecek kadar hem de. Hatta öyle ki, artık yeni tanıştığım insanlara kolay kolay mesleğimi söylemiyorum. Çünkü, işte esas sorun, "ben psikoloğum" dediğin anda - ki denebilir diyalogda; o söylemiştir mesleğini ve normal olarak sıra sendedir - gelen cevap direkt şöyle "Aaaa ne güzel. Benim de ihtiyacım vardı pisikoloa :("

Tanıştığım kişi öyle dedi ve ne oldu? Ben onun kafasında artık "yeni tanıştığı genç adam" değilim; onun yerine "yeni tanıştığı genç psikoloğum"...Gerisini tahmin edebiliyor musun? Edemiyorsan ettiriyim hemen:

Mesleğim "kendimin" önüne geçti ve onarılması çok zor bir etiket takılıverdi sözlerime ve davranışlarıma. Bir önceki yazıda belirttiğim yanılma olan "kutsal psikolog" ilişkide özgür iradesiyle davranmaktan çıktı ve çabucak psikolog kıyafetini giyiverdi. Lanet olsun ki her yerde de telefon kulübesi var!!!

Ama diyalog böyle kalsa ve bitse yine iyi, devamı daha fena; "Benim çocuğum aşırı hareketli, napabiliriz sakinleşmesi için?" (vurun kafasına, iyi gelir) veya "Sevgilim çok yalan söylüyor, ben nasıl vazgeçirebilirim? (o uyurken al bıçağı kopart dili kökten, ne laf kalır sonra ne yalan) "Benim kız sözümü hiç dinlemiyor ve deli ediyor beni, artık bıktım. Ne yapabilirim? (Gürgen terapisi uygula kızına) "İntihar etmeyi düşünüyorum, napıcam?" (aha cam aha büzük, durma zıpla)

Böyle diyebilsem güzel olurdu ama ne yazık ki ben her zaman JD bey, psikolog JD bey, nefret ettiğim rolü kendi kendime körüklüyorum ve uygun, yapıcı cevaplar veriyorum. Esas gürgen terapisi bana lazım..

7 yıldır psikolojiye bulaşmış hayatımda bir iki kişi istisna, hep aynı yaklaşım, hep bir arayış, hep bir sorun çözdürme arzusu. Kimi kişilere yardım etmeyi ben de isterim ama herkese değil...

Ben de senin kadar insanım!

Yıllardır biriken sıkıntı bana bu yazıyı yazdırdı; Psikologlar hakkında konuşmamız gereken şeyler var, dinle beni:

Psikolog dediğin, normal şartlar altında 2şer tane kolu bacağı eli gözü kaşı olan ve senin kadar ortalama bir zeka düzeyine sahip bir kişidir. Tek farkı karşısındaki insanda neye bakacağını ve ne'den ne çıkaracağını senden daha iyi bilmesidir, o kadar.

Eğer peygamber değilse - ki son peygamber 1400 küsür yıl önce geldi ve gitti - herhangi bir ilahi bağlantısı bulunmayan psikolog, sadece kendi okumaları ve tecrübesi doğrultusunda karşısındaki insanın (danışan diyelim) onda sıkıntı uyaran durumdan kurtulması için "doğru düşünmeyi öğrenmesine vesile olan" kişidir. Özellikle, BD dediğimiz "bilişsel davranışçı" psikologlar adeta "koç" vazifesi görürler senin hayatında.

"Vesile olan"'ın altını çizmek isterim fakat bir underline tuşu yok üstte. Sen idare et ve şunu asla unutma, psikolog sihirli değneğiyle sana dokunup iyi etmez. Veya dünyaya olan karamsar bakış açını bir anda bembeyaz pırıl pırıl hale getirmez. O sadece "iyi olma" yolunda seni daha güçlü ve donanımlı hale getirir ki sahip olduğun gücün farkına var ve kullanabil. Yoksa, sen aşağıda ağzını aç ve bekle balık gibi, o da sana atsın yemek sen karın doysun. Yemezler (burada göz kırpmak isterim)

_______________

Dün 2 - 3 aydır görüştüğüm bir danışanımın seans günüydü. Üstünde çalıştığımız konu, iş bulamamasından (2 yıllık bir halkla ilişkiler bitirmiş ve iyi bir işi hak ediyormuş) ve "hakkında-12 tane-olumsuz özellik-yazabildiği-ama-her nasılsa-ve-nedense-hala sevdiği-fakat-1 aydır da-karşılıklı-gurur-yapmaktan-dolayı-görüşülmeyen" şizoid özellikler sergileyen sevgiliden dolayı mutsuzluğuydu.

Umutlarımı pek çok kere yerle bir eden bu danışan ne yazık ki taş gibi sabit fikirliydi ve vardığı o farkındalık düzeyine rağmen yine de ısrarlıydı şikayet ettiği durumlar hakkında değişim göstermemeye. Velhasıl, seansı kısa kestim uzun bir yoldan gelmiş olmasına rağmen. Çünkü o seansta daha fazla devam edersek profesyonelliğimi daha fazla koruyamayacaktım. Ve bu "profesyonelliği koruyamama" da en son istediğim şeydi, zira eğer o anda kişiye psikoloğu olarak değil de "kızmış bir arkadaşı" olarak yaklaşırsam hem büyük ihtimalle bir daha seansa gelmeyecek, hem de sahip olduğu eser düzeyde olumlu duygu durumu da kaybedecekti.

Neticede, o seans bitti ve sıra önümüzdeki haftanın seansında. Umarım yaptığım son hamle işe yarar da görmesine yardımcı olduğum şeyleri içselleştirip iş bulma konusunda somut bir çaba içine girer. Eğer girmezse, çok daha çetin günler beni bekler...

______________

Hala okuyor musun?
Okuyorsan görmüşsündür ki psikolog da seninle aynı olumsuz duyguları yaşayabiliyor. Hem zaten senin gibi de 2şer tane uzvu var; e senden farkı ne o zaman? Lütfen beni ya da meslektaşlarımı "yüce kişi" gibi görmeyi bırak. Hele "kahin" veya "beyninin dibini gören & çözen tip" olarak hiç düşünme bile. Hele hele "doktor bey" statüsüne koyup özel bir saygı hiç gösterme..Öyle bir sevgi / saygı / ilgi bekleyen bir psikolog görürsen de çak ağzının ortasına elinin tersiyle, aklı başına gelsin.

Star Trek (2009 Mayıs, 8)

Başlangıcı taa 60'lı yıllara dayanan bu fenomen, Star Trek, çok yakında - hatta bu ay - son filmiyle sinemalarda.

Yönetmeni Lost'tan bildiğimiz J.J. Abrams ve oyuncuları Chris Pine, Jennifer Morrison, Simon Pegg ve Eric Bana olan film hikayeyi başa sarıyor ve "her şey nasıl başladı" ayarında bir gösteri sunuyor.

Fragmanından gördüğümüz kadarıyla epik bir atmosferde geçen filmimizin en büyük sürprizi de Leonard Nimroy'un zaman yolculuğu vasıtasıyla gelip eski güzel günleri yad edercesine Mr. Spock'ı oynaması. Ancak esas Mr. Spock da (Zachary Quinto) pek fena değil, adeta Spock için doğmuş. Bence de Spock'ın gençliği budur.

Fakat filmin bence tartışılabilir tek yanı da Kirk'ün genç halini oynayan velet. Sanırım daha olgun görünen bir Genç Kaptan Kirk daha iyi mi giderdi nedir?

Herneyse, yazımı ek$i'den aldığım şu yazıyla noktalamak istiyorum, işte yazarın şu söyledikleri nedeniyle Star Trek'i çok seviyorum:

popüler bir yapıt, ona kuşku yok. ama popüler bir yapıttan beklenmeyecek denli ahlaklı, insanın mümkün olabilecek değerleri arasında en iyiye gideceğine inanmış ve bunun gelecekte böyle gerçekleşeceğinin umudunu besleyen, dürüst, temiz yürekli ve barışçıl bir dizi. bilim-kurgu ile uğraştığınızda iğrenç uzaylı düşmanlar, vahşi yutucular filan tarif edip aksiyonun dibine vurmak ve amerikan ırkının dünyanın en muhteşem aşmış varlıkları olduklarını kanıtlamak varken bunu seçmesi de, insanlık adına ümit verici.

başlarda kadın konusunda, gayet eğlencelere konu edilebilecek sapkınlıkları olduğu kesin. ama original series’den voyager’a gittikçe kadın kimliğine dair hatalar düzeltilmiş, en sonunda bir kadın kaptanımız da olabilmiştir. bazı genel vurgular yapmakta fayda var:

- star trek insanı kendisinin ne en muhteşem ırk olduğunu, ne en zeki canlı olduğunu düşünür. insanın tüm gücü ve federasyon içindeki dengeli konumunu sağlayan akıl ve duyguları arasında kurduğu denge ve kendini korumak ile savaşmak arasındaki farkı anlayabilmesidir.


- star trek insanı işgale gitmez ve işgal etmez. barışçıl bir bütünleşme ile herkesin adil olduğu bir dünya ve evren tarifi yapar.


- star trek’te sınıf yoktur. star trek hiyerarşisi deneyimle biriktirilen bir neredeyse akademik yapılanmadır. düzensiz değildir ama tamamıyla rasyonel olmak için çaba gösterir, açık bulduğu yerde kapatır. varlık bilincine erişmiş bir makinenin söz konusu olduğu durumda, onu da bir varlık olarak kabul eder, köleleştireceği yeni bir ırk yaratmaya çalışmaz.


- star trek’te elbette ki milliyet kavramı yoktur. zaten kendi içinde ülkelere bölünmüş gezegenlerle iletişime geçmek federasyon yasalarına aykırıdır. bulunan yeni türlerle karşılıklı birbirini anlama çalışmaları yapılır ve her zaman ne alınabileceğine değil, bir doğal olay olarak varlığın söz konusu olduğu her alan ile adil ilişkiler kurulmasına çalışılır.


- star trek insanının inançlara düşmanlığı ya da sempatisi yoktur. inançtan söz edilmez. herkes kendi inancını istediği gibi yaşar. tabi ki böyledir bu. tanrı varsa bile, bizim bilmediğimiz bir yaşam formu olarak algılanır. ama evrenin mutlak dengesine sonsuz bir saygı vardır ve olduğu gibi korunmak için büyük bir çaba gösterilir. evrende değişiklik yapmak hususunda gösterilen yegane çaba “m sınıfı” (yaşanabilir) gezegenlerin sayısını arttıracak projelerdir.


- star trek insanının yegane düşmanı, kendisini ve başka türleri kendisinden aşağı gören, kendisinin başkasından üstün olduğuna ve başkalarının hayatlarına müdahale edebileceğine inanan şerefsiz türlerdir. bunlarla mümkün olduğunca savaşmamaya çalışsa da, çatışmaları mümkün olduğunca sorunsuz atlatma gayretindedir.

daha bir çok şey söylenebilir elbet hakkında. şimdilik bu kadarla kalalım.

bir de işin diğer yüzü, yani gerçek hayattaki karşılığına bakalım.

- star trek vefalı bir dizidir. oyuncularına saygı gösterir, herbirinin kariyerini geliştirecek roller verir ve onların kişisel özelliklerine saygı gösterir. original series’den tng’ye, dizide yetişmiş oyuncular, hem dizide hem filmlerde yönetmenliğe kadar varan sorumluluklar almışlardır.
- star trek yaratıcıdır. biraz iddialı olacak ama, sinemada seyrettiğimiz her bilimkurgu filmi, bilgisayar oyunlarında kullanılan her bilimkurgu teması, daha önce bir star trek bölümü olarak seyredilmiştir. ama çok daha ahlaklı bir biçimde, çok daha insani bir yöntemle.

AZOT! Element? Hayır!!

Dün pek sevdiğim fistikyesili.com üstünden kazandığım biletle gittim izlemeye.
Oyundan çıktığımda artık gülmekten yorulmuştum!




Programları güzel hazırlanmış flash sitelerinde var, siz de görün bir kere; ikinci için gerek olmayacak tavsiyeye.
http://www.aklaziyanoyuncular.com/

Fair to Midland

fair

Bilemem sizlere Serj Tankian ismi ne ifade ediyor. Veya System of a Down? Evet o grup. Bu adam da o grubun vokali.

Ama yıllar geçti, bizlerin ergen genç zamanlarıyla beraber adam da olgunlaştı, ki S. O. D.’ın son albümü ilkine göre çok daha iyi müzikal olarak ve gerçekten özgün gruplara vesile olan Serjical Strike plak şirketini kurdu.


Gerçi sonra Universal grubuna sattıysa da muhteşem keşifler yapmakta hiç gecikmedi. Benim için en büyük keşfi de Fair to Midland grubu oldu.

Grubun üyeleri şöyle:

Brett Stowers (davul)
Cliff Campbell (gitar)
Darroh Sudderth (vokal)
Jon Dicken (bas gitar)
Matt Langley (klavye)

Grup 98 yılında kurulmuş olsa da, bir iki canlı performanslarını izleyen Serj Tankian hiç gecikmeden onları şirketine bağlamış ve özgünlüklerini daha da desteklemiş. Ve ortaya dinleyeni kendine bağlayan Fables from a Mayfly: What I Tell You Three Times Is True albümü çıkmış.

Grubu hakkında böylesine laf ettirmeye neden olan etken, tarzı. Adamlar progresif etkili alternatif rock / metal (ki bilen bilir, bu ikisi pek yan yana gelmez) yapıyorlar ve klibi olan tek şarkıları buradan ulaşabileceğiniz “Dance of the Manatee”. Dinlerken netçe anlaşılıyor progresif ve alternatif rock / metal birleşirse nasıl oluyor…

Hatta bir de canlı izleyin nasıl oluyor. İsterseniz de klipsiz dinleyin sadece. Hazır başlamışken grubun web sitesine de buradan uğrayın.

Keyifli dinlemeler!

iPod / iRaq


Amerika'da çeşitli yerlerde boy göstermiş güzel posterler.
Alkışlıyorum!

Sentenced




Lise zamanlarımdı ilk kez dinlediğimde o albümü.


...


O albüm şu anda dağılmış Sentenced grubundan 2000 yılında çıkmış Crimson’dı. Karanlık ve melankolik atmosferi, metal sertliğinde davul ve gitarlarla birleşmiş ve o zamanlar içinde bulunduğum kara sevda acısıyla el ele tutuşmuş beynimden vurmuştu. Bana güneşli günde deniz kenarında bile mutluluk yoktu..



Sonra kasetçileri dolaşırken Frozen’a rastladım, bir önceki ve çok daha melankolik ve ölüme yakın albüm. O lanetli güzellikteki notalar vasıtasıyla ne derinlere indim o zamanki “dünyanın en talihsiz ergen genci” yanılsamamla. Evet içinde bulunduğum ruh hali şu andan bakınca adeta şaka gibi. Fakat her acı zamanında büyük, her ruh durumu kendi bağlamında güzel.



2003 yılında yeni bir dalga geldi ve grubun içinden çıktığı soğuk ve karlı Finlandiya’yı anımsatırcasına; ismi de The Cold White Light idi. Yani “Soğuk, Beyaz Işık”. Sentenced bunda da Sentenced’dı. Hala yaralıyor ve tuz basıyordu yaralara. Hele “Everything Is Nothing” ile “düşüşünü ve sonunu göreceğim, gözlerini son kapatacak ben olacağım. Ve affetme beni hiçbir şey için, çünkü bunu istedim…bunu yaptım…” sayesinde, hemen ardından giren solo ile beraber zaten fırtınalı üniversite yıllarıma damgasını dağladı acıyla.



Tam bu kadar acı, bu kadar arabesk yeter derken Sentenced son kurşunu attı. Ama hayır, artık kalp sertleşmişti ve sadece sıyırdı bu mermi. Ancak bu son mermi, tam anlamıyla son mermiydi; bir daha Sentenced albümü olmayacaktı. Olsun, eldekiler yeterdi. Bu albüm de alıştığımız Sentenced’den biraz daha mutlu ve sert olsa da, Sentenced’di yinede, candı.

Aslında bu yazıyı Sentenced vokalisti Ville Laihiala’nın yeni grubu Poisonblack için yazacaktım ama atalardan bahsetmeden çocuklardan bahsetmek olmaz. Ayrıca,

My brothers they ask me:
"Do you recall anything from yester-night, no?"
They laught at me and go:
"Nothing at all? Well, it must been an evening of joy"
My brothers they tease me:
"Do you remember anything from yester-night, no?"
They laught at me and go:
"O sure you do, we buried our little sister Hope"

Guilt and Regret and me - what a twisted family we are
Guilt and Regret
O god, how I hate you both from the bottom of my heart

Kardeşlerim sordu bana:

“Dün geceden bir şey anımsıyor musun? Hayır?

Bana güldüler ve dediler:

“Hiçbir şey mi? Eğlenceli bir gece olmalı”

Kardeşlerim sataştı bana:

“Dün geceden bir şey hatırlıyor musun? Hayır?”

Bana güldüler ve dediler:

“Hatırlarsın kesin, küçük kardeş Umudu gömmüştük”

Kabahat, Pişmanlık ve ben – ne buruk bir aileyiz biz

Kabahat ve Pişmanlık

Tanrım, sizden tüm kalbimle nefret ediyorum.

Diyen bir grup da bahsedilmeden geçilmez..

Yararlı siteler:

www.sentenced.org

www.myspace.com/sentencedband


Yolgeçen