Zamanın Donduğu An

Hayatı çok şükür güzeldi. Öğretmendi. Evli ve iki çocukluydu. Emekliliğine az kalmıştı. 
Vakti dolsun, memlekete göç edeceklerdi. Her ne kadar oturdukları yer muteber sayılsa da, büyükşehir büyükşehirdi. Kendisi gibi yaşını başını almış eşi de fabrikada bir kazadan sonra malülen emekli olmuştu. Çocuklar da iyice büyümüş, biri evli diğeri de nişanlanma arifesindeydi. 
Hayattan zevk almasını bilirdi. Gerek yıllardır yaşadığı Büyükçekmece sahilinin modern havası, gerekse de kendi mizacından dolayı açık bir insandı. Sosyalliği sever, gezmek dolaşmak büyük haz verirdi. Çevresinde de kemikleşmiş bir arkadaş grubu. Yıllardır tanıyordu hepsini. Doğal nedenlerle gruptan çıkanlar olsa da, açık havada yada çay bahçesinde oturmak, içtenlikle konuşmak ve paylaşmak yıllardır hiç bırakmadıkları bir aktiviteydi. 

O sabah, her zamanki sabahlardan biriydi. Mayısın sonuna doğruydu. Güneş tüm ihtişamıyla ağır ağır yükselirken, o da gözlerini açtı. Uyanma vakti gelmiş olmalıydı. Zaten gecenin sıcağının da etkisiyle fazla uyuyamamıştı. O yüzden de yatak sefasını uzatmamaya karar verdi ve doğruldu. Ayaklarını yere koydu ve yüzünü yıkamak için banyoya seyirtti. Yolda hafiften topalladığını fark etti. Sağ bacak nedense normal gücünde değildi. Neyse, illa geçerdi. Yüzünü yıkamak için musluğa uzandığında nedense zorlandığını hissetti çevirirken. Herhalde eşi gece tuvalete gitmiş ve musluğu kapatırken fazla sıkmış olmalıydı. Diğer elinin de yardımıyla musluğu kapatıp mutfağa gitti ve her sabah yaptığı gibi demliğe çay, çaydanlığa su koydu. Çayı çok severdi. Okulda da sürekli içerdi. Ama evinde tomurcuklu çayın kokusunu okulda asla bulamazdı. çayın o bahar kokuları burnuna gelirken, çaydanlık su dolarken elindeki kasılmayı umursamamaya çalıştı. Ağırlaşmıştı çaydanlık. Bundan daha normal bir şey olamazdı. 



Çay demlendi, eşi kalktı, kahvaltı yapıldı, kadın giyindi, okula gitti, akşam oldu, eve döndü. 


Sabahki değişiklikleri kafasına takmamıştı. Ama sağ bacağı tüm gün hafif hafif topallamaya devam etmese iyi olurdu. Sağ eli kolu da artık nedense eski gücünde değildi. Allah allah, bir gecede olabilecek şeyler miydi bunlar? Vardır bir hayrı diyip devam etti. Ve böylece 


Aylar geçti. Aylar geçerken, sağındaki o topallama ve güçsüzlük hiç geçmedi. Doktorları sevmezdi, genelde ukala olurlardı beyefendiler ve hanımefendiler. Ama günlerden bir gün sağ tarafındaki tüm arazlara hafifen peltek konuşmaya başladığını fark etmesi eklenince tam anlamıyla karaları bağladı. Tamam yaşından dolayı elden ayaktan kesilebilirdi. Görülmemiş bir şey miydi sanki? Ama dil? Ve hele her ne kadar daha emekli olmasa da işi öğretmenlikken dil? 


Kendine güçlükle söz geçirip doktora gitmeye karar verdi. Aslında doktora gitmek hala problemdi. Hangi doktora gidecekti? Düşünüp taşınıp arkadaşlarına da sorup bir nöroloğa gitmeye karar verdi. Ama gitmişken iyisine gitmeliydi. Yine arkadaşları devreye girdi ve arandı tarandı; Şişli'de muaynehanesi olan bir Çapa prof. doktoru bulundu. Randevu alındı, gidildi ve doktor önce klasik "takip et, bak,it,çek,kaldır,indir" gibi fizyolojik direktiflerden oluşan ön muaynesini yapıp içeri, dağınık odasına yönlendirip sözü ona verdi ve şikayetleri dinledi. Kadından bir beyin MR'ı istedi. Ama bizimkisi bunu beklemiyordu. Olanları kolay kolay ciddiye almayan karakteri beyin MR'ı gibi nokta atışı bir tetkik karşısında titredi, soru işaretlerine boğuldu. Bunları da sordu ama doktordan net bir cevap olamadı. En önemli sorusu "Ne olabilir doktor bey?" oldu. Aldığı cevap kesin ve netti. "MR'dan sonra konuşacağız" 


Kendisine karanlık gelen bir ses tonuyla duyduğu cevap onu daha da kaygılandırdı. Ama fark etti ki adam haklıydı, tetkik olmadan ne diyebilirdi ki? Ardından yakında görüntüleme merkezine gitti ve elinde doktorun yazdığı kağıtla MR'ını çektirdi. Hayatındaki ilk beyin MR tecrübesiydi ve ne kadar çevrelerde hoş bir şey olmadığı duymuş olsa da, düşündü ki "görmem lazımmış". Tüm o traktör motoru benzeri ve düzensiz ritmde gümbürdemeyle geçen yarım saatin ardından raporu yarın almak üzere çıktı ve eve gitti. 


Raporu alacağı sabah, hayatının en tatsız sabahlarından biriydi. Ne kadar da pek önemsememeye çalışsa da, aralarında artık olmayan arkadaşlarının kimilerinin son günlerini nasıl geçirdiğini çok çok iyi biliyordu. Tüm o kaygısız, hayatı seven ve zevk alan yapısı onlar gibi muhtaç halde geçen bir zamanı kaldıramazdı. Gezip görmedikten sonra, yada hiç olmadı bir çay bahçesinde pırıl pırıl güneşli bir vakitte güzel bir çay için eski dostlarla laflayamadıktan sonra hayatın ne anlamı vardı? Evet eşi ve çocukları bir şeydi. Ama hayata kendisi için gelmişti en nihayetinde. Tamamen kendine ait zevkleri olmalıydı ve fazlasıyla da vardı. 


Böyle düşüncelerle önce merkeze uğrayıp zarf içinde raporu ve fimleri aldı ve doktorun yolunu tuttu... 


O günün üstünden yıllar geçti. Bir gün artık evlenmiş kızı, hakkında iyice kaygılanıp onu psikoloğa götürmeye karar verdi. Tavsiye üstüne yine Büyükçekmece'de bir tanesini buldu. Randevuya annesinin kolunda geldi. Ağır ağır içeri girdiler. Aynı ağırlıkla anne koltuğa oturtuldu. Ardından kız bir iki ön bilgiden sonra çıktı ve tüm hareketleri kadar konuşması da ağırlaşmış anne ile genç psikoloğun seansı başladı. Haftada iki seans temposuyla üç ay kadar görüşüldü. Anne artık biraz daha keyifliydi. hastalığı yüzünden ellerini ve bacaklarını fazla kullanamasa da, elleri yüzünden çoğunlukla kızının yakın ilgisine bağlı olsa da ve konuşması da iyice bozulmuş olsa da, hayat güzeldi! 


Derken, seanslardan birine gelinmedi. Olabilir diye düşündü psikolog. Bir, iki oldu. İki de üç olunca..birşeyler vardı ve aramaya karar verdi. Telefonu çıkan kızı özür diledi ve bir sonrakine geleceklerini söyledi, kapattı. Ses tonundaki kasvet barizdi. Bir sonraki seansa gelindi. Kız annenin oturmasına yardım etti ve çıktı. Yüzü düşmüş gibiydi. Bir iki sıradan sorudan sonra, psikoloğun karşısındaki artık yaştan ve hastalıktan darmadağın görünen o eskilerin neşeli, kaygısız ve hayatı seven kadını ansızın bir soru sordu: 


"G-gg-ggün-nnn-neş..nnn-nn-nee-dd-een..dd-doğ-ddoğğu-yyo-yor?" 




O an zamanın durduğu andı. O an benim bittiğim andı. Güneşin neden doğduğunu soran bir insan. Şu anda yazarken bile sarsıyor. Öyle bir soruydu, hiç bir yanıtı yoktu. Olan yanıtlar da kifayetsizdi..Hastalığı yüzünden hep korktuğu ve hep reddettiği muhtaç yaşama düşmüş olan ve tüm varlığıyla ölmek isteyen, bir intihar teşebbüsü yüzünden hastahanede iki buçuk hafta kalan bir insana hangi yanıt verilebilirdi? 

Kadın bir hafta sonra öldü. Ani ve ağır bir akciğer yetmezliğiydi. Ciğer bile artık daha fazla ızdırap vermeyi reddetmişti. Açıkçası beni ve eminim ki çevresindekileri mutlu eden bir gidişti bu. 

Hayatı yaşayamadıktan sonra salt varolmanın ne anlamı vardı? 

Epilog__ 

Kadın "Amiyotrofik lateral skleroz" hastasıydı. Yani ALS. 
http://tr.wikipedia.org/wiki/Amyotrofik_lateral_skleroz 

Paylaş

Yolgeçen