RFID

A Kişisi işe gittiğinde kapıda güvenliğe günaydın deyip geçiyor.
B Kişisi işe gittiğinde elindeki giriş kartını kart okuyucuya sokup çıkartıyor ve sisteme "B şu saatte giriş yaptı" diye işleniyor.
C Kişisi işe gittiğinde personel kartını turnikeli kapıların üstündeki okuyucuya yakın tutup sisteme "C şu saatte giriş yaptı" diye işleniyor.

A geçmişte kaldı, B ve C de günümüzü temsil ediyor. Gelecekteyse bir D çıkacak ve kişi yine güvenliğin önünden ve yine özel bir kapıdan geçecek. Ama bu sefer herhangi bir şey okutmayacak. Çünkü okunacak şey direkt kendisinde olacak. Meali, deri altı yapılan bir operasyonla içine minik bir çip takılacak ve bu çip de radyo dalgaları vasıtasıyla sinyal verecek.

Aynı D mesela iş çıkışı markete gidecek ve sepeti alıp bakınmaya başlayacak. Üstünde para var mı yok mu kaygılanmasına gerek olmayacak. Çünkü sepete attığı şeyler daha o atarken banka hesabından düşecek!
Yine aynı D, diyelim ki ortamlara akmak isteyecek. Statüsü de yüksek bir kişi halihazırda. Gece klübünün tekinde VIP sayılan bir kişi. Klübe girerken tek yapması gereken, taşıdığı o klübe uyarlı çipi okuyucuya tanıtmak olacak. Akabinde tüm kapılar o vip statüsüne göre açılacak, yapacağı tüm harcamaları o girişte tanınmış vip'in hesabından akacak.


Bu bahsettiğim bilimkurgu senaryosu değil. Tüm bunların adı RFID denen teknoloji. Türkçesi

 "radyo frekans kimlik belirleme" olan bu teknoloji hayatımızdaki kimi süreçleri kolaylaştırma adına iyi iş çıkaracağa benziyor. En basidi arabalardaki "immobilizer". O anahtarlar tamamen bu teknolojiye bel bağlamış güvenlik ara birimleri. Veya "çipli para" dedikleri mevzular. Düşünsenize, ben bir ülke olarak bastığım tüm paraları GPS ile takip edebiliyorum! hadi parayı geç, mesela köpeğimi! Yada özenti özenti yaşayan ergen oğlumu. Yada işlettiğim otoparka giren çıkan araçları. Ayrıca şirketimin stoğunu da takip ediyorum, ulaştırmasını da.

Ki bunlar bu teknolojinin şu anki kullanılan veya yakın gelecekte planlanan alanları. Bu sabah sabah üstün körü düşünüşle akla gelen fikirler, oturulup düşünülürse çok daha uç boyutlara çıkabilir ve takip işinin boku çıkabilir. Şu anda her adımda takip edildiğimizi düşünenler, böyle fazla kaygılanmak için aceleci davrandılar; TC kimlik numarası hiçbirşeydi... 



Share






Pazar!


Ben ve benim gibi çalışan kesim için Pazarın anlamı büyüktür. Çünkü genelde malaklık hakkımızı kullandığımız tek gündür bu gezegenliğiyle oynanan Pluto kadar yalnız ve mahsun gün. Bu ayda dört kere tanınmış hakkı da sonuna kadar sömürmek isteriz ve olur da o gün de bir işe koşarsak, kolay kolay gönüllü olmaz. :) Ayrıca Pazar atmosferi de bir gariptir genelde. Bulunduğumuz yerdeki tüm gürültü unsurlarını kapatıp, hiçbir şey yapmayıp hareketsizce durup dinlersek etrafı, ancak ufak tefek önemsiz sesler düyarız. Sankli bizimle beraber tüm kainat da kendini dinlenmeye almış gibi. Kuşlar bile pek isteksiz şakıyorlar valla :)

Share






House M.D.



"Seri katil" adında bir sıfat vardır. Onları biliriz az çok, acıma - merhamet - pişmanlık olmadan cinayet işleyen adam veya kadınlar. Hepsinin paylaştığı bir psikolojik bozukluk vardır. Adı "antisosyal bozukluk"tur. Bu "antisosyal" insanlar, insani dediğimiz kavram ve kalıplara uzaktır. Genelde işsiz güçsüz halde yaşar yada hapishanede müebbetle çürür, çoğu zaman da idama layık suçlar işleyip gözlerini kaparlar.
Anti-sosyallik bu kadar tü-kaka bir şeyken, kontrasların çekiciliğinden yola çıkan dizi sektörü tarihteki belki de en kontras işi yapıp Gregory House adında anti-sosyal (kişilik bozukluğu) bir karaktere hayat verdi. Hugh Laurie'nin canlandırdığı Dr. Gregory House karakteri ve House MD. dizisi bir medikal drama tanımlara göre.
Adı üstünde doktor. En ideal doktordan nasıl olmasını bekleriz? Sevecen, sıcak, güler yüzlü, yakın duran, ilgili ve empatik. House'tan ne görürüz? hazır cevaplık, ukalalık, sinirlilik, ben merkezcilik, bencillik, vicdansızlığa varan dürüstlük, duygularla işi olmama, bağlanmaktan kaçınma, madde bağımlılığına meyil, adli suçlar işlemede cesaret ve eminim ki kaçırdığım başka şeyler.
 Ama herşeye rağmen, pek çok hastahaneden atılıp şu anki hastanesinde Amerika'nın en iyi teşhis doktoru olan, bütün gün eziyet çektirdiği takımıyla beraber birbirinden ender vakalara ve vicdanı ikilem yaratan durumlarla ilgilenen de bir doktor. Dizideki tıbbi konuların işlenişine bakarsak da birebir konustuğum tıp sektöründeki hemşire ve doktor tanıdıklarıma bakarsam da on numara! ER'dır, Nip Tuck'tır, Grey's Anatomy'dir ve hatta Doktorlar'dır hepsi medikal drama sınıfında diziler. Ama başrol karakteriyle bu kadar isim yapan - ki dizinin adı House MD - ve 2 Altın Küre, 4 Emmy ile 28 tane başka ödül alıp 76 tane de ödül adaylığı olan bu dizi bence tam anlamıyla tambs up ve must see kategorisindedir. 


Share


Çözüm Odaklı Terapi Yaklaşımı


                                          
Yalnız ülkemizde default halkı sigortasız ABD'ye göre daha iyi haldeyiz. Hastanede beklesek de en azından genelde cüzi miktarlarda para verip, süreci zaman zaman bıkkınlık verse de sağlık hizmeti alabiliyoruz. Ama "sağlık" kavramının diğer ayağı ruhsal sağlık alanındaysa pek o kadar da değiliz. Bilmiyorum özel sağlık sigortaları psikolog / psikiyatrist seanslarını kapsıyor mu ama bildiğim birşey var; ABD ezelden beri karşılamış durmuş. Adamlarda para ve kaynak bolmuş, ferah ferah desteklemişler seansları. Seanslar derken de, psikanaliz seansları bunlar! Hani güldüğümüz Freud'un ekolü. Tamam adama gülsek de özellikle edebiyat alanında büyük etkileri olmuş olan bu zatın yolunu izleyen terapi ile insanlar 2 yıl 3 yıl 4 yıl devam etmişler her hafta aynı kişiye gidip divana uzanıp terapisti görmeden gözlerini kapatıp serbest çağrışım yapmaya veya rüya yorumlatmaya.

Ama 80lere gelince sistem (sigorta sistemi) fark etmiş ki bu işin adeta cılkı çıkmış ve bitmek bilmez - öyle o kadar da ucuz olmayan seanslar ağır gelmeye başlamış. Bunun sonucu olarak da ilk tepki, terapi seanslarını kapsamdan çıkarmak veya kısıtlamak olmuş. Tabi bunu sonucunda da ekmeğini bundan kazanan psikolog/psikiyatr tayfası da napsak napsak? diye düşünürken, akla "brief therapy" olayını geliştirmek gelmiş. Tabi yola böyle çıkılmamışsa da varılan noktada görülmüş ki yıllar süren, sorunu bilinçaltında olduğunu varsaydıkları penis kesilme kaygısı veya penise imrenme veya saldırganlık güdüsü ile "açıklayan", terapiler ile kısa süren yöntemleri kıyaslayınca, daha kısa sürenler de gayet etkili. Hatta çoğu alanda psikanalizi bile geçmiş. Hatta şu anki en yaygın ekol olan Bilişsel (Davranışçı) Terapinin kurucusu Beck de Üstüne sigorta şirketleri de tamam deyince, bu tip yeni nesil terapi yöntemleri bir bir kuramsal bazda kurulup, klinik ortamlarda geliştirilmeye başlanmış.

Bu yeni ekol yöntemlerin biri, Kısa Süreli Çözüm Odaklı Terapi, ise orjinali "solution centered brief theraphy" olan bu metodomuzun ilk yararı, adı üstünde, kısa süreli olması. Tabi kısa süreli derken? Süresi yaklaşık 5 - 6 hafta süren bu terapi psikanaltik yaklaşım veya davranışçı / bilişsel davranışçı ekol gibi sorun aramıyor. Onun yerine karşıdaki danışanın geçmişini çoğu yerde göz ardı ederek o an "neyin değişmesini istediği" sorulup onun üstünde çalışıyor.

Seanslarında "pacing" ve "leading" adında "yanında sürümek" ve "götürmek" yada "önderlik etmek" gibi karşılıkları olabilecek yollar izlenerek önce danışan ile aynı frekansa iniliyor ve danışman danışanla aynı dili konuşmayı amaçlıyor; bu da en önemli unsur olan terapiste güveni kuruyor. Bunun için de örneğin 15 yaşında World of Warcraft hastası offline yaşayan çocuğa sanki hiç duymamış gibi oyun anlattırılıyor. Oyun "gerçek merak" adındaki varsayıma göre merak ediliyor! Veya karşıdakinin mesleği / hayatını doluran ilgisi neyse onun üstüne odaklanarak, danışanın gerçekliği ortaya çıkıyor.

Ardından da sıra soruna geldiğindeyse, iş biraz son zamanların pozitif psikoloji yaklaşımlarına kayıyor ve danışanın şikayeti dinlenip yeniden çerçeveleme (reframe) yapıyor. Örneğin, Danışan: Ailemin her işime burnunu sokmasını istemiyorum Terapist: Yani ailenin senin kararlarına daha fazla saygı duymasını istiyorsun? Bu ve bunun gibi reframe çalışmalarından sonra ortak bir amaç belirleniyor ve süreç devam ediyor.
Pacing ve leading demişken de ayrı bir paragraf açıyorum. Bizim buralarda "suyuna gitmek" dediğimiz pacing, danışana yanında olduğunuz hissini vererek, danışmanın kontrolü sağlamasında rol oynuyor. Bu konuda bir anektod aktarayım;

İsrailde bir travma servisi psikoloğu ihbar üstünde mekana gidiyor. Bir bağnaz yahudi baba iki katlı evin alt katında daireler çizerek öfkeli öfkeli dolaşıyor ve bağıra çağıra kızdığı oğluna öfkesini dile getiriyormuş. Yaşlı baba öyle öfkeliymiş ki ağzından köpükler saçılıyor ve gözü başka hiçbirşeyi görmüyormuş. Bizim travma psikoloğu bakıyor normal laf söz işe yaramayacak, daireler çizen babanın arkasına takılıyor ve onun gibi el kol hareketleri yaparak bağıra bağıra babaya eşlik etmeye başlamış. Bir süre öfkeli babaya arka çıktıktan sonra, yavaş yavaş yine aynı bağırır halde ters de düşmeye başlamış. En sonundaysa o daireler çizen öfkeli baba iyice yavaşlayıp psikoloğa laf yetiştirmeye başladığında, bizim travmacı "gel şöyle oturalım da konuşalım" diye adamla beraber kanepeye oturmuş, öfkeli baba sakinleşmiş ve olay çözülmüş...işte pacing ve leading bu. :)

Zurnanın zırt dediği yere gelirsek;
1/ en başta bilimsel bir önyargıyla bakmış ve psikolog düşünüşüme çok ters geldiğini düşünmüştüm. Ama zamanla bu çözüm odaklı yaklaşımdaki bilişsel yaklaşım öğelerini gördükçe ısınmaya başladım ve bir karara vardım. O da şöyledir ki sanırım bu işin erbabları da bunu söylemiş benden önce: Bu çözüm odaklı danışmanlık çocuklar, ergenler ve depresyon / kaygı ve bilimum çerçeve kaynaklı sorunu olana iyi gelebilir. Ama kişilik bozuklukları veya başka eksen 2 bozukluklarda sudan şişmiş sünger nasıl daha fazla su almazsa, o ölçüde çok zor. Ama tabii diğer çoğunluk için olukça hızlı ve hatta zaman zaman eğlenceli de.
2/ görece kısa sürmesi hem danışanı zaman olarak epey kara geçiriyor ve hem de danışmanın kafasını rahatlatıyor. ama normal psikoterapi vermeye alışmış kişiler için en başta zor, çünkü insan kendini alıkoyamıyor öbür türlü yöntemlerle gitmek, sorular sormaktan.
3/ özellikle çocuklar ve ergenlerde ciddi ciddi psikoterapi yapılamadığı için (bkz. gelişim dönemleri) iş gören bir alternatif yol oluşturuyor. Çocuğu karşıma alıp "bu sende ne hissettiriyor?" diye soramam. Sorsam da "bilmem" der, öyle kalır. Ergen de %95 ailesi tarafından zorla sürüklendiği için içgörü soruları karşısında direnç geliştirip komple kapatabilir.
4/ devletimiz hiçbir biçimde özel psikoterapiyi karşılamasa da, makul fiyatlarla bu yolun izlenmesi çekici sonuçlar doğurabilecektir.



Share






İşte İstanbul’un simgesi:

New York’un Özgürlük Abidesi, Paris’in Eyfel Kulesi, Sidney’in Opera Binası var. Şehrin adı anıldığında hemen bu semboller akla geliyor, bütün tanıtımlar, logolar, reklamlar onlara göre hazırlanıyor. Peki İstanbul denilince akla ne geliyor? Turist rehber kitaplarında Ayasofya var.


(...)





http://www.hurriyet.com.tr/pazar/14161422.asp?gid=59 adresinde tamamı okunabilecek Hürriyet Pazar yazısını düşündüm biraz. Düşündüm ve haklı çıkardım kendimce. O hani hep peşinde koşulan tarihi dokunun baştacı olan parçalar hep camiler.

Özellikle Ayasofya bir numara. Yazıda da belirtildiği gibi, hem fiziki hem de manevi önemi var her iki taraf için. Bizler için bir nevi zafer; yenilen kumandanı eşşeğe ters binip dolaştırmak gibi. Onlar içinse kalplerinde bir yara misali içinden dört mızrak yükselen büyük ve kadim kilise.
Share






Doğan Güneş

Hazır Cemreler bir bir düşerken, hazır kişisel açılımlara girmişken vede hazır eskilerin "tedbili mekanda ferahlık vardır" kelamı aklımdayken; bir adım attım ve uzun zamandır kullandığım dizaynı değiştirdim.





Bu arada, yeniliklerden bahsetmişken..bardak altı koleksiyonumu yayınladığım blogum enalttakiler.blogspot.com adresini de unutmayalım. Ortaya gerçekten keyif aldığım bir uğraş çıktı, mutluyum.

Fotoğrafsa 2008 yılında Nisan ayında bayağı erken bir saate vapurla karşıya geçerken çektiğim bir kare.

Share






Kortizon'un İncelikleri





Kortizon böbrek üstü bezinden salgılanan bir hormondur ve steroid olarak da özellikleri vardır. İlk olarak 1948 yılında alanda (bir eklem iltihabıydı galiba) kullanılan hormonumuz aslında tehlikelidir de. Ama herşeye rağmen herhalde penisilinden sonra 2. kullanım alanı genişliği bundadır? Öyledir ki tanıdığınız insanların en azından biri - ikisi kortizon hapı veya iğnesi veya MS ise serumu kullanmıştır. Onların dışındakiler de mutlaka içeriğinde kortizon bulunan bir ilaç yutmuş veya burnuna çekmiştir. 

Peki tamam iyidir güzeldir de, "tehlikelidir de" dedik. Nedir? 

1. Şişmanlık 
Belki de en sık duyulan şikayet budur! İnsanlar genelde şişer kortizon aldıkları zaman aralığında ve kolay kolay da geri veremez o kiloyu. Ama neden şişerler? Çünkü kortizon alınırken TUZ kullanmak vücutta su toplanmasına yol açar, su ödem ve ödem de kilo olur kalır. Ondan sonra en vahşi diyetler de o kiloyu verdirmez. Tek yolu tuzu tamamen kesip bir süre devam etmektir. Vücut zaten birkaç hafta içinde dengesini her türlü bulacaktır. 
" Bknz. ben. 2006'da 2 hafta boyuna her gün 1000mg aldım serumla. İleride anlatacağım yan etkilerinin yanında, o iki hafta içinde tam 9 kilo verdim." 

Neymiş, kortizon alırken tuz kullanmıyoruz. Ha ama mutlak sıfır değil, her öğün bir dilim normal ekmeği unutmayın. Hem çölde vaha gibi gelecektir, hem de metabolizmanın tuzdan tamamen mahrum kalıp tansiyonu diplemesinin önüne geçilecektir. 

2. Ciltte Bozulma 
Özellikle yüksek doz alıyorsanız, 3. 4. günden sonra cildiniz sivilce dolmaya başlayabilir. Veya hem kızarıp hem de pütür pütür olabilir. Önemli değildir. Çünkü bu da kortizon bittikten sonra bir hafta içinde tamamen hallolur. 

3. Kas Ağrıları 
Şahsen en sıkıntılı alan budur bana kalırsa. Sıfır tuza alışılır. Ergenler gibi pütür pütür cilde de alışılır. Ama şu kas ağrıları yok mudur, anneniz kolunuzu şefkatle bile okşasa yüzünüz yamulur acıdan! Yada yatağa uzanıp kitap okumak gibi bir alışkanlığınız varsa görürsünüz, o ensenizdeki kaslar size nasıl bağıracak haayır diye. 

4. Midede Problemler 
Kortizon alırken mideyi de kollamak lazımdır. Her gün bir tane Lansor yeter mesela. Gerçi herkes MS hastası misali bunu adeta içmediği için mide fazla problem olmaz. 

5. Kemikte Problemler 
Denir ki kortizon kalsiyum açığına yol açar. Düşünürüm de mantıklı olabilir. Bir kemiğimi elime almak yerine her gün bir tane kalsiyum hapı alırım en iyidir. 

6  Kıpır Kıpırlık 
Neticede kortizon bir steroid, yani UYARICIdır. Ve eğer yüksek doz alıyorsanız gece 3'te uyanıp cin gibi gözlerle etrafa bakabilirsiniz :) 

7. Karizma Kaybı 
Geldik en tartışmalı konuya. Bu konu iğneyle kortizon alanlar için geçerli. Karizma kaybı derken; kortizon iğneleri öyle koldan kastan vurulmaz. Tek yol kişinin yatması ve kalçasını açmasıdır. Tabi bu artık alışanlar veya en baştan hiç kafaya takmayacaklar için sorun olmazken, kafalarındaki erkeklik imajı patolojik boyutlara genişlemiş olanlar için müthiş onur kırıcı bir aktivite olabilmektedir. Ama bana sorarsanız, neticede sağlık bu! Kazanmak için kimi taklaları atmak gerek. 

Özdiyalog Sunar!

JD: Hayat zaten böyle çılgın birşey işte. (dalgın) 
Röp: Ha..Nasıl? (şaşkın) 
J: Hani ecnebilerde Roller Coasterlar var ya! Böyle eğlence parklarında olur tren gibidir hani bi yukarı bi aşağı gider. (fırlama) 
R: Hıhı, bildim. Eee? (alışkın) 
J: Onlarda yukarı çıkarken arkana yapışırsın. Yer, hakim düzen seni geri çekerken sense yukarı ve daha yukarı Süpermen misali çıkarsın. (heyecanlı) 
R: EEEE? (sıkılmış) 
J: Ama bir yere kadar tabii. Hatırlarım da taa nezman oynadığım Civ 2'in devamı Alpha Centauri'de Morganlar vardı, sloganları şuydu "Anything that goes up, must go down". İşte tam buraya kadar, sonra.. (hülyalı) 
R: Sonra ne? (tek göz kısık) 
J: Nolcak? Hoyda bree aşağı düşersin işte. (gülümser) 
R: Höh! Düşmek için miydi yukarı çıkmak? (iki göz de kısık) 
J: Evet, düşmek içindi yukarı çıkmak. (kerpeten ali misali güler) 
R: E ne anladım ben bu işten (suratta iğrenme ifadesi) 
J: Şunu anladın ki, nasıl doğarken ölmeye başlıyorsak; yukarı çıkarken de aslında düşmek için çıkıyoruz (sıkılmış) 
R: Hmm (baş eğilmiş) 






R: Ya birşey sorcam ama içimde kaldı! (örtmeniiim der gibi) 
J: Hmm? (nobran) 
R: Bu işte bi saçmalık var bence. Çünkü madem yukarı çıkıp orada kalamayacaksın, neden uğraşırsın ki? (sanki) 
J: Aslında şeyler kendilerini açıklamaz ama cürekar olacak ve cevaplayacağım ki "Sadece yukarı çıkmak için..." (suratta :| ifadesi) 
R: Hey bu bana tanıdık geldi! (bokunda boncuk bulmuş gibi) 
J: Nerden acep? (gözler yukarı bakarken fiyü fiyüü füyüü) 
E: Hah tamam ya, yazar vardı ya garip isimli..Neydi? Jack Kerouac! (boncuğu eline almış gibi) 
J: Veee o adam derdi ki "The chase is better than the catch" (kollarını kavuşturur arkasını döner. üstünde pardesü olsa etekleri savrulacaktır) 

Yolgeçen