jesterdvine

Sen servis şöförlüğü gibi hassas bir mesleğe dün diğer insanların canına veya malına göz diken, çalan çırpan veya öldürmekten çekinmeyen insan müsfettelerini alırsan..çok şükür ki Emniyet'e esmiş ki şöförlere bir GBT yapmak akıllarına gelmiş.

Sen bu Güvenlik Bilgi Taramasını işe almadan yapsan ya?
_________________________________________________

İstanbul Emniyeti Çocuk Şube Müdürlüğü'nün, milyonlarca ailenin çocuklarını emanet ettiği servis şoförleriyle ilgili başlattığı operasyonda, 2 bin 22 okulun servis şoförleri mercek altına alındı.  
Emniyeti Çocuk Şube Müdürlüğü'nün, milyonlarca ailenin çocuklarını emanet ettiği servis şoförleriyle ilgili başlattığı operasyonda, 2 bin 22 okulun servis şoförleri mercek altına alındı. Okullarda görevlendirilen çocuk polisleri, okullarla servis şirketleri arasında yapılan sözleşmeleri tek tek inceledi ve şoförlerin kimlik bilgilerine ulaşılıp güvenlik bilgi taraması (GBT) yaptı. 9 bin 408 sürücü üzerinde yapılan araştırmada, çarpıcı bir gerçek ortaya çıktı. GBT yapılan sürücülerden 353'ünün, "cinayet, gasp, hırsızlık, ırza geçme, küçük yaşta çocuğa tecavüz" ün de aralarında bulunduğu suçlardan sabıkaları olduğu tespit edildi. 
Şoförlerden 15'inin ise çeşitli suçlardan arandığı ortaya çıktı. Bu kişiler savcılığa sevk edildi. Sabıkalı kişiler hakkında İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü'ne detaylı bir rapor gönderildi.
YASA NE DİYOR?
Habertürk'ün haberine göre Milli Eğitim Bakanlığı'nın Servis Araçları Hizmet Yönetmeliği'nde servis şoförlerinin, Türk Ceza Kanunu ile Kabahatler Kanunu'nun ilgili maddelerindeki suçlardan affa uğramış olsa bile, hüküm giymemiş olmaları gerekiyor. Yani, cinayet, gasp, hırsızlık, ırza geçme, uyuşturucu, çocuk istismarı, fuhuş yaptırma suçlarından ceza alan kişilerin, okul servislerinde çalıştırılmamaları gerekiyor. 
RAPOR BİZE ULAŞTI
İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Muammer Yıldız, 353 servis şoförünün çeşitli suçlardan sabıkası bulunduğuna dair raporun, kendilerine gönderildiğini doğruladı. Yıldız yaptığı açıklamada, "Yasal ve idari olarak çalışmaları başlattık. Elde ettiğimiz bilgileri daha sonra kamuoyu ile paylaşacağız" dedi. 
İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın'ın İstanbul'a atanmasından sonra, Çocuk Şube ile ilgili çalışmalar arttı. Çapkın, Çocuk Şube'den Sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı olarak Sıtkı Akgül'ü, Çocuk Şube Müdürü olarak ise Sedat Ercoşkun'u görevlendirdi. Şubede görevli polis sayısı 450'den 900'e çıkarıldı. Yine bu kadro içinde 176 kişilik okul irtibat görevlileri oluşturuldu.
Çocukların korunması için okul önlerinde önlem alan ekipler, kuş uçmasına dahi izin vermiyor. Ekipler, okul müdürleri ve rehberlik öğretmenleri ile sürekli irtibat halinde olurken, resmi güvenlik mensupları ve polis otoları da okul çıkışlarını kontrol altında tutuyor.
jesterdvine



Halbuki ben üstünde şık bir takım elbise, kulağında bazen Infected Mushroom, bazen Metallica, bazen de Müslüm Gürses olan ve cebinden dokunmatik bir cep telefonu çıkaran bir gencim. Elbisem takım, ayakkaplarım ayna ama teknolojim de müziğim de on numara.

Ben hangisiyim? Takım elbiseli ciddi iş adamı mı, yoksa uçuk müzik gruplarına aşık bir zibidi mi?


Hangisini seversin? Ciddi giyinmiş elinde evrak çantalı psikoloğu mu, yoksa sıradan bir hayat yaşamayan sessiz sakin gözlüklü tipi mi?


Hangisini sevmezsin? Yüzünde gülümseme seçilmeyen ve sert bir sesle konuşan adamı mı, yoksa adeta ota boka gülen 3 numara saçlı kel adamı mı?


Tüm bu sorular aslında dışardan bakanlar için çıtır çerez. Çünkü ilk bakışla her ne görüyorsanız direkt etiketi bastırıyorsunuz. Geçmişte Zaman gastesinin güzel mi güzel bir reklamı vardı etiketlemeye değinen; aynı onun gibi.

Neyse ki insanlar makine değil. 1 veya 0 diye ayıramazsınız bizi. Ben de 1 ile 0'ın arasındaki sonsuz aralıkta bir yerdeyim işte. Peki ya siz? Sadece ve sadece 1 ile 0'ın arasında olduğunuz gerçeğine katlanabilecek misiniz?

Neyse boşverin. 

Bunu da görmezden gelin.
jesterdvine


Ailenizin gazetecisi Uruk Hai; TP’nin üyelerinin peşinden ayrılmamaya devam ediyor. Son olarak köşeye sıkıştırıp röportaj aldığımız TP üyesi ise Jesterdvine… Sitemizin psikoloğu olan Jesterdvine; buna ek olarak AÖF’de Sosyal Hizmetler okuyan, 2010 yılında özellikle çocuklara ve ergenlik dönemindekilere hitap eden Gelişim Psikolojisi üstüne yüksek lisan yapmayı hedefleyen bir üyemiz… Kendisine ulaşmak isteyenler de zaten ilgili başlığımızdan rahatlıkla iletişim kurabilir.

Ben de bu rahatlığımı kullanarak Jesterdvine ile bir söyleşi yaptım ve psikoloji, Türkiye’de engelli vatandaşlarımız ile ilgili gelişmeler, Türkiye’nin bugün bu tip uygulamalarda hangi noktada olduğu gibi konularda şu anki durumunu sordum. Ortaya keyifle okuyacağınız bir söyleşi çıktı. 

1- Türkiye'de psikoloji konusuna devletin yaklaşımı nedir?

Biz psikologlar; devletimiz bu konuda psikiyatristlerin hakimiyetinde olduğu için pek de adamdan sayılmıyoruz. “Normal” nedir bilen alanımız da “anormal” nedir bilen psikiyatri camiası tarafından pek ciddiye alınmamakta. Kısmen bunun, kısmen de alanımızdaki çaba eksikliğinin sonucu olarak da henüz meslek yasamız ve meslek odamız bulunmamakta. Askerde bile durum başka! Yemin töreninde yardımcı sağlık personeli sınıfında yerleşimin yapılıyor.

Şahsi düşüncem psikolojinin psikiyatri gibi somut, yani ilaca şuruba bağlı bir alan olmadığı ve milletimizin soyut şeylerle arası iyi olmadığı için; psikolojinin devlet nezdinde Avrupa ve Amerika gibi ülkeler düzeyinde bir hale gelmesi, saygıdeğerlik kazanması uzun zaman alacaktır. Ancak bu uzun vadeli görünüşte devletin rolü yadsınamaz. Zira şu anki duruma bakarsak; psikolog olmak, örneğin bir mantar yetiştiricisi olmaktan daha zor değil. Her ikisinin de okulu var ve her ikisi de okulu bitirince bir unvan kazanıp uygulamaya geçebiliyor. 

Ama yukarıda bahsettiğim ülkelere bakarsanız görürsünüz ki, insanlar uzun yıllar boyunca eğitim, süpervizyon, sertifikasyon vs. görüp lisans alıyor ve o lisansı kaybetmemek için de düzenli aralıklarla sınavlara süpervizyonlara giriyor. Tamam, biz bir Avrupa ülkesi olabiliriz; o zaman da tam bahsettiğim Batı ülkeleri gibi olmak zorundayız. Ama biz bir Doğu ülkesi de olabiliriz. Doğu, yani ağacın kökten itibaren ayrılmış diğer bir dalı olarak da Batı gibi olmak mutlak hedef olmamalıdır. O zaman da akıllı insanların akıllı düşünceleriyle devletsel düzeye yeni bir psikolojik kalifikasyon standardı oturtması gerekir.

2 -  Peki nasıl ifade ediyorsun: Engelli mi yoksa özürlü mü?

Bu soru geçmişi çok öncelere dayanan, sıklıkla dile getirilen ve kimi durumlarda zihinleri epey oyalayan bir sorudur. Cevaplanması zordur, çünkü birbirleriyle kullanıma bakarsak iç içe geçmiş bu kavramlardan Resmi Gazete’de yapılan tanıma göre “özürlü” olanı kabul edilmek zorundadır. Fakat “özürlü” derken hem kelimenin bıraktığı etki, hem de “düşük zekaya sahip olmak onların suçu mu, neden özür sahibi olsunlar ki?” gibi haklı bir yaklaşımdan dolayı kimileri tarafından “engelli” denmektedir. Ancak, düşük zekaya sahip bir birey ile 30 yaşında bir kaza sonucu tekerlekli sandalyeye mahkum kalmış biri reel olarak aynı olmasa da, resmi olarak “özürlü”dür.

Bu karmaşada devletin pozisyonu da kafa karıştırıcıdır. Çünkü yerine göre engelli, yerine göre özürlü, yerine göre sakat denmektedir.

Benim pozisyonum ise nispeten nettir, her ne kadar çalıştığım kurumdan gelen alışkanlıkla “Zeka Özürlü” gibi bir tabir kullansam da; bana göre “X / Y / Z Engelli” olarak adlandırmak daha “hoş” ve vicdanlarımızı daha az rahatsız edicidir.

Ancak pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da yurt dışına, özellikle A.B.D.’ye bakarsak görürüz ki, adamlar bu “politically correct” işini bizden ötede boyutlarda tartışmakta. Öyle ki, işi artık “nüans” açısından ele alıyorlar. Hatta 2 yıl önce bu konudaki en büyük dernek olan, 1876 yılında kurulmuş AAMR (American Association on Mental Retardation – Amerikan Zeka Geriliği Derneği); ismini AAIDD (American Association of Intellectual and Developmental Disabilities – Amerikan Düşünsel ve Gelişimsel Engeller Derneği) olarak değiştirdi. Fakat başkanın açıklaması düşündürücüydü; “Bu isim de bir 5 yıl gider. Ondan sonra bu da insanlara itici gelmeye başlayacak ve yeni bir isim arayacağız”

Uzun lafın kısası, isimler kafi değil. Aksine bir açıdan bizi kısıtlıyorlar. Ama nasıl müzikte gruplar veya akımlar üstüne konuşmamız gerektiğinde şu-bu-o rock diyebiliyor ve bir nevi etiketliyorsak, engelliler alanı üstünde çalışmak için de en ufak detayına kadar isimlendirmek, güzel olsun olmasın adını koymak durumundayız. Anlayacağınız, bir yerden sonra “Benim adım Hıdır, elimden gelen budur” demek zorundayız.

3 - Türkiye'de engelli vatandaşlarımızın yaşam koşullarına ve yaşamsal haklarına devletin yaklaşımı nedir?

Ne yazık ki devlet henüz nasıl davranacağını bilmemektedir. Şu anda bazı çabaları yok değildir, fakat çabalar olması gerekenden uzaktır. Az önce söylediğim gibi elma / armut kıyaslamasında “armut” olsak da, daha kaliteli bir armut da olabiliriz pekala.

Şu an için yaşam koşullarına ve haklarına yaklaşımdan bahsetmek aslında biraz gereksiz bir uğraş olur aslında. Zira bahsettiğiniz maaş, evde bakım parası, toplu taşıma araçlarında ücretsiz seyahat sağlayan beyaz kart ve ücretsiz eğitim görme hakkı (haftada 2 saat) gibi haklar bir manada “teferruat”. Onları gözümde teferruat yapan şeyse, daha temelden gelen bir yaklaşım sorunu. Şöyle ki:

İnsanın kıymetli olmadığı ve kolayca harcanabildiği bir kültürdeyiz. Zaten Jung’un - bilinçaltının nesilden nesile aktarıma uğradığını - ileri süren “kolektif bilinçaltı” kavramını doğru kabul edersek; zor koşullara sahip ve göçebe yaşanan bozkırlardan gelen bir milletiz. O zamanlarda Gök Tanrı tarafından seçildiğine inanılan lidere pragmatizmle beslenen mutlak biat, Boy’un bütünlüğü ve gerektiğinde yer değiştirme hızı her şeyden önemliydi. Aksi taktirde Boy’un varoluşu tehlikeye girerdi. Hastalar, sakatlar, mental problemi olanlarsa Boy için bir yüktü ve bir şekilde icaplarına bakılıp el yordamıyla doğal seleksiyon işletiliyordu.

Bu bahsettiğim tarzda bir profilden geriye kalan kolektif bilinçaltının insana, bireye ne kadar önem vermesini bekleyebiliriz ki?

4 - Vatandaşlarımızın bu iki alanda bilinçli ve bilgili olduğuna inanıyor musun? Değilse, neler yapılmalı?

Vatandaşlarımızın bu iki alanda bilinçli olduklarına inanmıyorum. Her ne kadar kimileri romantik hülyalara kapılıp dese de “Aaa ama Osmanlı Darüş-şifa ile şöyle yapardı, Selçuklu böyle yapardı, müzikle tedavi ederdi su ile iyileştirirdi”; bu söylentiler özellikle kanıt eksikliğinden dolayı avuntu verecek şeyler değildir. Kanıt olsaydı bile geçmişle sevinmek, gurur duymak; eğer şu anın hiç iyi değilse ya da iyi olsa bile neye yarar? Dahası, yolda tek bacağı ampüte olmuş veya ağır zihinsel engeli olan veya Down Sendromu olan birini görünce veya herhangi bir engelliyi görünce, acımadan fıldır fıldır kaçınmaya kadar değişen davranışlar sergileyen bir halk bizimkisi... Hangi Osmanlı’dan hangi Darüş-şifa’dan bahsediyorsunuz siz?

Bir başka açıdan bakınca, bu alanlardaki bilinç ve bilgi eksikliği acı ama normal. Çünkü biz, T.C. olarak henüz 100 yıllık bile değiliz. Kurulduğumuz günden beri bir bütün olarak tam anlamıyla “var oluş mücadelesi” verdik ve halen kısmen de olsa veriyoruz. Dahası, daha nereye ait olduğumuz konusunda bile ortak bir kabul geliştirmedik.

Bu gerçeklikten yola çıkıp Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi adını verdiği üçgene gidersek hatırlarız: En altta yemek, içmek, barınmak gibi temel ihtiyaçlar bulunur. Hemen üstünde güvenlik gelir. Ülkemizse halen en altı tam manasıyla dolduramamıştır ki daha üst aşamalara hakkıyla geçilsin.

5 - Türkiye'nin de imzaladığı BM Engelli Hakları Sözleşmesi’ni geniş biçimde anlatır mısın?

1976 yılında Uluslararası Engelliler Yılı ilan edip daha sonra adını Engellilerin Uluslararası Yılı olarak değiştiren BM, 1983 ile 1993 yılları arasını Engellilerin 10 Yılı olarak geçirmekle beraber; 80li yıllarda ortaya konan ilk Engelli Hakları Sözleşmesi ile somut bir adım attı. O ilk sözleşme, daha çok refah merkezli ve engellilerin merkezlerde rehabilitasyonunu öngören bir programdı.

21. YY’a geçtikten sonra o refah yaklaşımı bitti ve insan hakları yaklaşımı başladı. İşte ülkemizin de imzaladığı sözleşme bu BM Engelli Hakları Sözleşmesi oldu. Ülkemiz 2008 yılında yayınlanan, tarafımızca da imzalanıp kabul edilen ve kanun hükmünde maddeler içeren (kolay değil, çünkü bu gerektiğinde BM’nin kanunları geçerli demek oluyor) “Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi”ni EKSİK olarak Türkçe’ye çevirip imzalayan bir ülke. Bilen bilir, hukukta tek bir cümledeki tek bir kelimedeki “-de –da” gibi basit bir ekin olup olmaması bile anlamı değiştirir. Katıldığım “4. Özürlüler Kongresi”nde konuşmacı olan BM temsilcisi Hansın Doğan (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye, Program Müdürü) bu açıdan dertliydi.

Bana gelince, ben kısmen punk-vari düşünüşle bu konuda geleceğe yönelik umutsuzluk taşısam da bir tarafım da yavaş yavaş olmakta olan gelişimleri fark ediyor. İşte bu yavaşlığı hızlandırmak STK’ların elinde. İnanıyorum ki herkes bir ucundan tutacak ve en basitinden bu Engelli Hakları Sözleşmesi gibi büyük çalışmaları sahiplenip kollayacak

6 - Türkiye'de kimi belediyelerin; bazı uygulamalarla özürlü vatandaşlara yardımcı olmaya çalıştığı gözlemleniyor. Yaşamlarını daha kaliteli yaşayabilmeleri için, idari yönetim merkezlerinin ve diğer tüm kurumlarla birlikte halkın üstüne düşenler nelerdir?

Gözlemlediğim kadarıyla ciddi uygulamaları; İstanbul çapında 20 özürlüler merkezi ve okulu ile 153 ücretsiz taşıma hattı, sosyal güvencesi olmayanlara bez ve medikal ekipman desteğinde bulunan İ.B.B. bir yana, diğer il ve ilçe belediyeleri bile bilinçli adımlar atmaya başladı bu konuda. Bakış açısı yavaş yavaş “Engel Sizsiniz” sloganıyla başlayan programa doğru kaymakta ve yeni inşa edilen kimi yerler engelliler açısından erişilebilir şekilde dizayn edilmekte. Bunlara örnek olarak Sancaktepe Belediyesi’nin yaptırdığı ve işletmesini bize verdiği baştan aşağı doğru planlanmış Sancaktepe Özürlüler Merkezi veya Maltepe Belediyesi eseri olan çok iyi bir planlamayla yapılmış Maltepe Belediyesi Bahadır Erdoğdu Zihinsel Engelliler Merkezi verilebilir.

Halka düşense, adı ister engelli ister özürlü olsun; o bireyleri görmezden gelmemek, onları o hale getiren her neyse anneyi suçlamamak ve dışlamamak ve hatta kimi yerlerde görüldüğü üzere özürlüyü ölüme terk etmemek.

7 - Mesleğin ile ilgili gelecek planların neler? Bunları hangi düşüncelerle belirledin?

Nasıl ağaç yaşken bükülebiliyorsa, çocuklara ne ekersek onu biçiyoruz gelecekte. Ve geçenlerde Mardin’e bir ilköğretim okuluna gönderdiğim bir koli kitap karşılığında 8 – 10 tane okuyup büyük adam olacaklarına söz veren teşekkür mektubu aldıysam, bir umut var demektir diye düşünüyorum.

Tüm bunlardan sonra geleceğe yönelik planım; hem Gelişim Psikolojisi üstüne yüksek lisans yapıp hem de “her şeyi devletten bekleme” yaklaşımı ile hareket eden STK’lar ile dirsek temasında olup, engelli olsun olmasın çocuklar üstünde çalışmaktır. Çünkü çocuklar bizim geleceğimiz!
jesterdvine
Eskiden, hani çok da değil, işler daha sıcak, birebir ve güler yüzlüydü. Ama hem dünyada hem de ülkemizde adım adım "yeni kuşak" insan ilişkilerine gidiyoruz. Ürkütücü..


Konuyla İlgili_______________________________

"markette ilaç satışı olacakmış, ilaç fiyatları düşecekmiş, arkadaşlar sütünü yoğurdunu aldıktan sonra yan taraftan da ilacını almak, fazla yorulmamak istermiş. varsın olsun. ben eczacı olucam 1-2 seneye. ve çoğunuz benim kadar bu işin içinde değilsiniz. yüzdeler, yasa tasarısı isimleri verip seni sıkmıycam, kulak ver bi zahmet.

2 sene staj yaptım eczanelerde. sanıyosun ki tüm işimiz "adamın biri geliyor reçeteyi gösteriyor, eczacı raftan ilacı alıp hastaya veriyor ve hasta uğurlanıyor". evet gün içinde karşılaşılıyor böyle durumlarla;

ama bir gün içinde en az beş-altı yaşlı kadın geliyor misal eczaneye. neden biliyor musun? tansiyonunu ölçtürmek için. ne kadar basit halbuki değil mi. aleti var takıyosun hop ölçüyo tansiyonunu. hayır bu kadınlar-adamlar eczaneye geliyor kendini güvenilir ellere teslim ettiğini bilerek. markete gidip büyükannen tansiyonunu bok ölçtürür.

ya da adamın biri geliyor rahatça oturuyor koltuğa, eczacıya ben ilaçlarımı almaya geldim diyor. adam yıllardır buranın hastası, belki bu eczaneye gelmek için yolunun üstünde 5 eczaneyi pas geçip gelmiş. berber-kuaför gibi düşün. insanların alışkanlıkları var. ve bundan mutlular. sen markete gittiğinde bi zahmet beni hatırlayıp "ilaçlarımı verir misin" de bakalım. ilaçlarını mı alıyorsun, azar mı işitiyorsun. reyon görevlin hatırlar seni, merak etme.

sadece yoruldum biraz dinleneyim diye gelip koltuklara oturan onlarca insan var. nerede oturacaklar onlar şimdi diyip duygu sömürüsü yapmıycam, bu mekanların, eczanelerin, halk arasındaki imajından bahsediyorum sana."

Alıntıdır
jesterdvine

"Roll, Virgül, Kül Öykü, Empire, Rolling Stone... 2009 yılında yine birçok önemli dergi maalesef fazla yaşayamadan yayın hayatına son verdi."


Üzüldüm valla. Hadi tribünlere oynayan Empire'ı geçtim. Ama gençliğin müzikaliteye kavuşması için iyi bir araç olarak gördüğüm Rolling Stone kötü olmuş.

Kül Öykü'ye hiç denk gelmediğimden dolayı bir malumatım yok. Fakat öykü gibi lezzetli bir tarzın elçiliğini yapamayacak olmaları üzücü.
jesterdvine


19.12.09 günü, kalp krizi sonucu Kim Peek 58 yaşında vefat etti.

Kim Peek kimdir?

12.000 kitabı ezberlemiş. Aynı anda iki sayfayı; birini sağ diğerini sol gözüyle paralel okuyabiliyordu.
Bir kitabın her sayfasına sadece 8 saniye bakması tüm içeriği hafızasına yerleştirmesi için yeterliydi.

Kim Peek`e yürüyen kütüphane diyebiliriz.
Hafızasına yerleştirdiği hiçbir bilgiyi unutmayan, yıllar sonra bile aynı bilgi tazeliğiyle sorulan sorulara net cevap veren dünya da ender görülen bir savant' tır.

Savant Nedir ?

Savantın kelime anlamı "bilgin" olarak çevrilebilir. Savantlar sadece bir veya birkaç konu üzerine düşünebiliyor ve o konuda ileri derecede başarı gösterebiliyorlar.

Savantların bircoğu engelli. Bircoğu da otistik veya otizmin daha hafif bir türü olan asperger sendromundan muzdarip. Bazı bilim adamlarının iddiasına göre bu hastalığın belirtilerine Mozart, Beethoven,Newton ve Einstein gibi dahilerdede rastlanmıştır.

4 yıl öncesi, Kim Peek hakkında bir haber;

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, Dustin Hoffman’ın canlandırdığı ‘Yağmur Adam’ karakterine esin kaynağı olan ve hafızasında 9 bin kitap bulunan 54 yaşındaki otistik Kim Peek’i incelemeye aldı.

İNSAN beyninin sırlarına ermeye çalışan NASA, aritmetik hafızası ile herkesi şaşırtan ve bu yeteneğiyle Oscar ödüllü ‘Yağmur Adam’ filmine konu olan Kim Peek’in beynini incelemeye başladı.

Kitapları kısa bir sürede okuma yeteneğine sahip olan Kim Peek’in hafızasında 9 bin kitap bulunuyor. ABD’deki pek çok kentin haritasını da ezbere bilen Peek, dünyada yaşanmış bütün büyük olayları da tarihleriyle hatırlayabiliyor.

Scientific American dergisinde yayınlanan konuyla ilgili makalenin yazarlarından Darold Treffert, ‘Kim’in hikayesi, bize insan beyninin düşündüğümüzden daha yetenekli olduğunu ortaya koyuyor. Tıpkı diğer bilginlerde olduğu gibi, beyninin bir kısmı devre dışı kalırken, öteki taraflarda yaşanan gelişmeler dikkat çekici yeni kabiliyetler kazandırmış. Bu da bize hepimizin kayda değer bir gizli entelektüel potansiyelimiz olduğunu gösteriyor. Ancak Kim ve diğer dahileri inceleyerek, bu güçlerimizi nasıl uyandırabileceğimizi öğrenebiliriz’ dedi.

IQ TESTİNDE VASAT

NASA da uzun uzay yolculuklarında astronotların beyninin nasıl çalıştığını çözebilmek için Kim’in beyninin nasıl çalıştığını deşifre etmek istiyor. Şimdi 54 yaşında olan Kim’in doğduğunda beyin kökünde bulunan beyinciği tam gelişmemişti, ayrıca iki beyin lobunu birbirine bağlayan köprücüklerden bulunmuyordu. 4 yaşına kadar konuşamayan ve küçüklüğünde özürlü olduğu sanılan Peek, ileriki yaşlarda yetenekleriyle herkesi şaşırtmaya başladı. Gerçi IQ testlerinde vasat sayılacak 87 puana ulaşabiliyor, ama bazı alanlarda zirve yaparken, bazı alanlarda da hiç performans sergileyemiyor. Gömleğinin düğmelerini bile ilikleyemeyen ancak hafızasına aldığı kitapları, hangi tarihin haftanın hangi gününe denk geldiğini şıp diye söyleyebilen Kim Peek için babası, ‘Okuduklarının yüzde 98’ini hatırlıyor. Hard diske yazılım kopyalamak gibi, ama Kim’in hafızası asla çökmüyor’ diyor.

Neler yapabiliyor

* Hafızasında 9 bin kitap bulunuyor.

* Herhangi bir tarihin haftanın hangi gününe denk geldiğini söyleyebiliyor.

* ABD’deki bazı kentlerin haritalarını olduğu gibi hafızasına almış durumda.

* Klasik müziğe özel ilgisi var. Dinlediği parçanın hangi bestekara ait olduğunu, ne zaman yazılmış olduğunu hemen söylüyor.

* Dünya tarihindeki büyük olayları, tarihlerini, aktörlerini hatırlıyor.

* Telefon kodlarını, posta kodlarını ezbere biliyor.

* Filmleri, konuları ve oyuncularıyla hatırlıyor.
jesterdvine


günümüzde sıklaşmaya başlamış ms için bir ms hastasının ağzından - ki o ben oluyorum- yazılmış rehberlerden biridir, relapsing remitting adındaki 1.tip versiyon baz alınmıştır.

bir gün durup dururken çift görmeye başladınız, bir iki üç bu geçmedi! sonra gittiniz iyi bir göz doktoruna; baktı baktı dedi ki gözde sorun yok. ardından da bi de şuna baktırayım diye nörologa - nöroşirologa ve bingo! mr'ın gümbürdemesi değmiş, nur topu gibi bir msiniz varmış.

- ms klasik bir hastalık değildir, grip gibi ve hatta kanser gibi bile değildir; geçmez.

- kendinize bir doktor bulun ve hep o doktorla devam edin.

- sürekli iyi taraftan bakabilirsiniz; bu ms milyon tane kişisel gelişim kitabı okumuşsunuz gibi sizi iyi yönde değiştirebilir. neticede iyi kalmak için "sağlıklı yaşam"ı yaşamanız gerekecek = geç yatmayacaksınız, aşırı derecede alkol almayacaksınız, aşırı sıcaktan uzak duracaksınız, size stres yapan durumları elinizden geldiği kadar uzaklaştıracaksınız.

- erkekler: eğer üniversite zamanında ms olacaksanız iyisiniz; askerden otomatik muafsınız
.
- sakın antidepresanla meyletmeyin, doktoru da meylettirmeyin; girdiniz mi çıkamazsınız.

- eskisinden daha çabuk yorulacaksınız, aldırmayın. avonex kılıklı belirli bir periyodda iğneniz varsa iğneden sonra halsiz düşeceksiniz, aldırmayın.

- ms derneği, organizasyonu falan herneyse fazla bulaşmayın. çünkü bu hastalığın seyrinde moral herşeyden önemli ve inanın ki bana, sizden çok daha kötü durumdakiler var.

- hayatınız boyunca (eğer tıpta bu konuda gelişme olmazsa) multiple sclerosis hastasısınız, hayatınızı bu hastalık uyarınca düzenleyin.

- eğer iş yeriniz şukela bir yerse, özürlü raporu alıp bunu beyan ederseniz bir sürü avantajdan yararlanabilirsiniz; erken emeklilik, vergi indirimi, maaşta ufak bir bonus.

- her hastalık farklı gider ve kişiden kişiye değişir. ama ms bunun zirvesidir, annenizin msi bile sizinkisinden farklı olacaktır; onda işe yarayanların sizde de yarayacağını sanmayın.

- üstteki maddeye rağmen, yürüdüğünüz yolu çoktan yürümüş birini bulun. bulun ki o kişi sizin rol modeliniz olsun, nasıl olmanız gerektiği konusunda sizi yönetsin - esin versin.
jesterdvine

21 yaşındaki ne sigara içen ne de alkol alan ve görüşe göre fiziği de düzgün olan bir Zehra, başını İran usulü örtmüş, gözlerine rimeli çekmiş ve siz kudretli erkekleri kıvrana kıvrana bekliyor.



Açık hali kapalı hali kadar esrarlı görünmeyen bu Zehra'ya tıklamak isteyenler?

...herşey bir yana, biz lse yıllarında mini etekli kızları severdik ve bacaklarına bakmaktan kendimizi alamazdık. Gözlerimiz yukarı doğru çıktıkça, biliyorduk ki vadinin en derin noktasını göremeyeceğiz. Ama heyhat, değerdi herşeye!

Devir değişti, başı kapalı kızın kendine özgü mistisizmi oluştu. Hele bir de gözlerine rimelle uzayan bir çizgi atıp tam masalsı hale büründü. Allah o linkte tıklayanları korusun!
TarçıN


Ve başlıyorum...
Hastaneden telefon geldi, test sonuçları için görüşmeye bekliyorlardı. O anda anladım Denizimde bir anormali olduğunu. Çünkü Ankaraya giden kan örnekleri test edildikten sonra, eğer bebekte bir anormali yoksa aile aranmıyor bile.

Kafamda ne olduğu belirsiz bir hayata adım atacağımdan başka hiçbir şey yoktu, sürekli susmamacasına ağlıyordum. Doktorumuzun yanına girdik, adam bir şeyler anlatıyor ama ben duyamıyordum, down sendromu, down sendromu, neydi ki bu, dinlemiyorum onu, Deniz kucağımda sürekli ağlıyorum, düşünüyorum o an ölmek mi? bu mu? ölmek diyordum içimden; çünkü bir defalığına çok acı çekiyorsun, sonra sonra hafifliyor acın ve külleniyor, ya bu, nasıl başa çıkarım? nasıl hayata karşı dirençli dururum? hep belirsizlikler var, kafam karma karışık.

Eve geliyoruz, kapanıyorum odaya, telefonlara cevap vermiyorum, küsüyorum hayata ve insanlara, kardeşlerim geliyor sonra beni yalnız bırakmasınlar diye, ne fayda diyorum, hayat boyu yalnız kalacağım zaten bu zorlu mücadelede, anne , kardeşler hep bir yere kadar...


Hala ağlıyorum, susamıyorum, denizime bakıp bakıp ağlıyorum, her baktığımda ölüp ölüp ağlıyorum ama zaman geçtikçe alışıyorum, hatta heyecan verici geliyor bana.
Düşünün sınırı olmayan bir faklılık Denizde, ne olacağını asla bilemiyorsunuz, normal bebeklerin ondan 1 sene önce kendi öğrenerek yaptığı bir şeyi Denizim yaptığında bana dünyalar veriliyor her seferinde, çok mutlu oluyorum ve bu küçük adam bana şunları öğretiyor, en başta anne olmayı, yalansız, dolansız yaşanabileceğini, sabrı, saygıyı, karşılıksız sevmeyi ve
sevgini ne olursa olsun karşıya gösterebilmeyi çıkarsızca. . .

Deniz iyi ki varsın oğlum, iyi ki . . .

jesterdvine





Ne zamandır yazılarımda kişisel bir parça yoktu. Sanki arınmış gibiydim tüm pürüzlerimden. Taa ki o şarkıyı duyana kadar..

Ateş et ve unut
Arkanı dön ve git
Yaramı saracak biri var mı diye
Geri dönme sakın

Bu sözleri duyduğum anda kendimi bir zaman yolculuğuna çıkmış buldum.1999, 2004, 2007 ve 2008 yılları birer yıldız gibi parıldadı ve kendimi üzgün hissettim. Hayır, bu o yıllarda yaşadıklarım gibisinden ziyade, eski bir kurşun yarasının sızlaması gibiydi; gözlerini kırpmadan ateş edenlerin açtıkları.

Derken bir kere daha kötü hissettim kendimi, fark ettim ki bana ne kadar tersti bu şarkıdaki sözler. En azından benim hiç teşebbüs etmeyeceğim bir sahneden bahsediyordu şarkıcı. Ama 2007 neydi? O yıldaki olayda tetiği ben çekip de sırtımı dönüp çekip gitmemiş miydim? Evet, bendim. Her ne kadar vurduğum kişi bana benim organik bir parçam olacak kadar yakın olduğu için aynı zamanda kendimi de vurmuş olsam da; o zaman için son çarem gibiydi bu “canavarlık”

Bu yazımda tartışmak ve tartışılmasını istediğim konu; “birinin diğerini hiç gözünün yaşına bakmadan ve sonrasını düşünmeden bırakması” gibi kimine göre “helal olsun”luk, kimine göre de “kalpsiz yaa” dedirten bir durum. Ama sanırım bu konuda haddinden fazla değişken rol oynadığı için, bilinçli olarak kapsamı dar tutup gerisini okuyuculara bırakacağım.

Senaryo 1
3 yıldır devam eden bir ilişki var. Hafiften de geleceğe yönelik düşünülmeye başlanmış. Kız pespembe rüyalar içinde. Ancak erkeği sinir eden fakat aslında hiç de zararlı olmayan kimi huyları var. Üstelik bu huylar birden çok kere kendini göstermiş ve erkek ilk bir iki tekrardan sonra iyiden iyiye rahatsız olmaya başlamış. Fakat artık kız uyurken çok masum göründüğünden midir, erkeğe adeta ikinci bir anne olmasından mıdır yoksa aralarındaki ilişki erkeğe de güzel göründüğünden midir bilmem; sesini çıkarmamış. Kız zaten en başından beri farkında bile değilmiş, her şey kendine göre şirinlikmiş.
Ama damlaya damlaya nasıl göl oluyorsa erkek de bir gün ansızın patlamış. Esmiş gürlemiş, kalp kırmış, göz yaşı akıtmış ve kapıyı çekmiş çıkmış, bir daha da geri dönmemiş..Daha sonra içten içe dönmek isteyip istemediğiyse konunun dışında.

Senaryo 2
3 yıldır devam eden bir ilişki var. Geleceğe dair planlar da var. Erkek beklenmeyecek şekilde iyimser ve pembe rüyalar içinde. Aradığını bulduğu inancında. Kızsa daha 2. ilişkisi ve bu yüzden fazla kıyaslama imkanı içinde değil. Erkeğin de öyle o kadar tecrübeli olduğu söylenemez. İlişkileri iyi kötü gidiyor. Ara ara sürtüşmeler oluyor ama her seferinde iş tatlıya bağlanıyor. Ancak özellikle aralarındaki erkeğin kaynak olduğu her tartışmada kız derin suskunluklar içine girip adeta slow motion gidiyor ve ağzından iki kelime almak büyük başarı oluyor.
Bir zamanlar oluyor ve erkeğin iş yeri değişiyor ve başka bir yerde çalışmaya başlıyor. Yepyeni streslerle uğraşan erkeğe hayat ağır gelmeye başlıyor ve ilişkide de ara ara hatalar yapmaya, kırıcı konuşmaya, aniden sinirlenmelere başlıyor. Arkasından da sahneye kızımız çıkıyor ve bu kadarın yettiğini, artık katlanamayacağını söylüyor; tekmeyi koyuyor.

Yer yer kendi hayatımdan beslenen iki küçük senaryo anlattım size. Dışarıda yüzlerce binlerce örneği bulunabilir. Ama siz hangi örneksiniz? Yoksa her şeyi konuşarak halletmeye mi çalışırsınız? Yada sıkıldığınız anda kapıyı çarpıp çıkar mısınız?

Aslında her ne olursanız olun, ne kadar farklı olursanız da fark etmez; değişmeyen tek şey kalanın acısı oluyor ve olacak..
jesterdvine
Ankara
Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar..
asfaltlar ışıldar, buz tutardı resmi yalanlar...
kimse keman çalmaz belki ama
çok keman çalınsın balolarında
diye yapılmış
gri sisli binalar...
alnının ortasında
ciddi bir devlet asabiyeti.
çok kötü günlermiş gibi en genç zamanlar,
bu zulüm bu sevda bitmezmiş sevmek
bir halkı sevmekse aşk o zaman sevmekmiş!
(biz bir şeyi delicesine severiz
ama tanrım neyi?)
kahve önü çatlak mozaik
bel kemiğine tehdit
kürsüler üstünde
çok sigara içen
öğrenciler
bir daha asla yaşayamayacağı
aşkları teğet geçerken
hep onu sevmeyenleri severek
hep onu sevenin gözlerinden
kalabalıklara kaçarak
karışarak toplumcu gerçekçi yalnızlıklara,
yüksek rakımlarda çatlamış dudaklarını
bir izmirli güzele dayatmak varken
(hep kardeş olacak değiliz ya,
yaşasın halkların sevgililîğî!)
soyut bir sevdaya
beşik kertilmiş olan
dağda çoban,
şehirde şark çıbanı sayılan,
fırat'ın büyük elleri
ararat'ın kız yelleri
cilo'nun derin nefesleri
hülasa kente hukuk mukuk okun
mümkünse o arada da memleketi kurtarmaya gelmiş
anadolu çocukları, ankara' ya öyle yakışırdı ki kar
asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar
(belki balkona kar seyretmeye çıkar diye
sevdiğimiz kızlar
çok dibimiz donmuştur ve çoğu zaman
bu kar mevzuu
kızlara yeterince ilginç gelmemiştir
hiçbir şey kapalı bir dükkan kadar
hüzünlü gelmez insana
ankara'da,
yoksa bugün bir hayat
yaşanmayacakmı duygusu çöker bütün bozkıra.
Kimse keman çalmaz belki
Belki bu fiim hiçbir zaman
o kadar fiyakalı olmayacak ama
Hiçbir lahmacunda
o okul yolundaki üçüncü sınıf lokantadakinin
tadını vermeyecek bir daha
Çok daha iyilerini yedim sonra
bizzat Urfa'da hatta
Ama hiçbirinde
o kadar aç oturrnadım sofraya
ankara'ya
öyle yakışırdı ki kar
çok yabancı bir soluk duyulur bazı
bilinmez bir dilin ıslığından
anla ki sıkıldı bizim konsolosluktaki konuklar
öyle deme
Ankara'yı sevmeyene bir zulümdür
bu kadar insanın neden ankara'yı sevdiğini anlamadan
ankara'da yaşamak
yollarına hep sevdiğimiz insanların
adlarını vermediler ama biz her duvara
bilvesile onların adını yazarak yaşadık
kül ve betondan mürekkep
yaşadıkça yaşanılası gelen
o tuhaf bozkır kokusunda.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar.
asfaltlar ışıldar...
bir günden bir sürü gün yapan
mesai saatlerinde hiçbir şey yapan
hiçbir şey alıp hiçbir şey sunan
rakıyı bol sulu içen
dokunmasın için deği!
çabuk bitmesin dîye devletimin tekel rakısı,
hep kağıtlara bakarak,
hep kağıtlardan bakarak
hem neşet ertaş' ı hem bülent ersoy' u
aynı anda sevmeyi başararak,
karısının bayat ekmeklerden yaptığı tatlıyı
çok beğenmeyerek ama
yine de bu tasarrufunu takdir ederek
boynu hep kıdemli bir atkının içinde saklıyken
hep bir şeylere birilerine küsmüş gibi
yürüyen...
memurlar.......
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar..
asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar...
biz, şimdi kapalı birr kuruyemişçi
dükkanının -ki bütün plan kar altında
tuzsuz ay çekirdeği çitileyip
yanı sıra bafra içmektir-
kötü ışıklandırılmış vitrininden
umutsuzca içeri bakan,
kimliği gereğinden fazla sorgulanmış,
merhabadan çok çıkar ulan kimliğini denmiş,
-yani sistem kendi verdiği kimliği
zırt pırt geri istemektedir-
doğduğu yer yüzünden
doğuştan kavgacı zannedilen ama
pek çoğu kavgadan nefret eden
kavgacı esmer cesur korkak
çoğu kürt çoğu türk çocuklardık...
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar....
ha sonra belki ahmed arifin aklına
hiçbir şairin aklına gelmeyecek
-çünkü hiçkimse bir daha ankara' yı
O'nun kadar sevemeyecek -bir şiir islenir:
kar altındadır varoşlar
hasretim,nazlıdır ankara.....
ustam yine sen bilirsin ama
hangi aralıkta bir şair ölmüşse
işte o,en netameli aydır bence.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar...
asfaltlar ışıldar...
yalanlar...
şimdi ve sonra ne zaman ankara'ya kar yağsa
elim gönlüm, çocukluğum buz tutar.

Yılmaz Erdoğan
jesterdvine

- 2005 Yılında Milli piyango çekilişinde aldığı Çeyrek bilete 5 Milyon TL’lik büyük ikramiyenin 4 talihlisinden biri olan 9 çocuk babası Ahmet Bayram'ın (43)’ın intiharına sebep olarak kumar ve aile dışı yaşamı olduğu kaydedildi

- Adana'da İntihar Eden Makine Mühendisi Kadının İnternette Oynadığı Kumarda 15 Bin Tl Borca Girdiği Bu Yüzden de Eşiyle Tartıştığı Ortaya Çıktı.

- Gaziantep'te kardeşleriyle pamuk toplayarak kazandıkları parayı babasının kumarda kaybettiğini öğrenen 16 yaşındaki Melek Kılıç, evlerinde bulunan çamaşır suyunu içerek yaşamına son vermek istedi

- Canına kıymasıyla eşini, yakınlarının ve meslektaşlarını büyük üzüntüye boğan Ali Tutkun’un intiharındaki sır perdesi de aralanmaya başladı. Eşiyle mutluluğu yeniden yakalamışken canına kıyan Tutkun’un, bir süredir kumar bağımlısı haline geldiği ve piyasaya yaklaşık 25 bin YTL civarında borçlandığı ileri sürüldü. Ali Tutkun’un bazı meslektaşları da kumar iddialarını doğruladı.

- Ankara Balgat'ta ganyan bayii işleten Süleyman C., bir kulüpte kumar oynamaya başladı. Süleyman C., kulübe olan kumar borçlarını ödemek için bazı tefecilerden faizle borç para almak zorunda kaldı. 160 bin YTL'lik kumar borcu genç işadamını iyice bunalttı. Kulüp sahibi de borcunu biran önce ödemesini aksi taktirde kendisini ölümle tehdit etti. Genç işadamı, önceki gün akşam saatlerinde Çankaya'daki Swissotel'e gitti. 424 numaralı odayı kiralayan genç işadamı 7.65 mm. Çaplı Baretta marka ruhsatsız silahını eline aldı. Herhangi bir not dahi yazmayan Süleyman C., silahı şakağına dayayıp tetiğe bastı.

- Başına kurşun sıkarak intihar eden gencin ölüm haberi gazetelerin üçüncü sayfalarına sıradan bir intihar vakası olarak yansıdı. Oysa genci ölüme internetteki yasadışı bahis siteleri sürüklemişti. "Son bir kez" diye oynadığında Barış’ın hesabında 2 milyon 780 bin YTL’si vardı ve o gün hepsini kaybetmişti.


(…)


İşte kumar, işte ülkemiz. Yabancı ülkelerde de durum daha farklı değil, kumar yüzünden intiharlar bir yana, kumar ve intihar ilişkisini araştıran bilim insanları başka bir yana. Üstelik tüm büyük dinlerde de açıkça yasak. Dinlere inanmayanlar içinse, kimi ülkelerde tümden yasak.

Yasak yasak yasak yasak ve yasak. Ama nedense halen büyük ilgi çeken yol bu kumar. Teorik olarak olarak insanlığın başlangıcına kadar da uzanabilir. Nedir, yöntemler değişir. Eski insanlarda Las Vegas olmasa da, en azından zar – kemik vs atılabilecek bir şey vardı ve bu sayede de hızlı ve ölümcül barbut vardı mesela. Mantık büyük atanın ortada ne varsa kazanması. Çok basit ve hızlı değil mi?

Tarihe baktığımızda, tüm milletlerde gördüğümüz kumar olgusu aslında insanlardaki temel yönelimlerden birine dayanıyor. O da “az çalışarak çok kazanmak”. En basitinden barbut; tek bir zar atımı kadar yorulup yüz yıl çalışınca edinebilecek şeyleri kazandırabiliyor. Fakat, bu iki tarafı da keskin bir bıçak. Kazanmak kadar kaybetmek de var. Ve kayıp durumundaysa, insan en iyimser bakış açısıyla “iyi hissetmiyor”, başka kayıplar ve durumlarlaysa hayata son vermeye kadar gidebiliyor.

Yukarıda alıntıladığım haberlerin hepsi yakın zamanların haberleri. Yakın zamanlar demek, kumarın eskisi gibi yasal olmadığı bir Türkiye demek. Zaten kumarhaneler de kameraların şahit olduğu bir intihar vakasından sonra kapanmamış mıydı? Evet son nokta oydu. Fakat internet yoktu. Artık internet var. Ve bu sayede de “netten kumar” var. Ama ülkemizde kumar yasak olduğu için siteler de yabancı ülkeler merkezli. İyi de ne fark eder ki? “Avrupa’ya çoktan girmiş” cevval milletimiz tek klikle o sanal cennet bahçelerinde..

Cennet bahçesi tabiri pek uygun bence. Çünkü özellikle Las Vegasta olsun olmasın kurumsal kumar işlerinde ilk önce kazandırılır bir miktar. Oynayan bir iki kazanır ki hevesi / motivasyonu kaybolmasın ve devam etsin. Kimi zaman da gerçekten iyi kazanır ve daha da fazla kazanmak isteyerek daha büyük bahislerle oynamak ister. Bu “kazandıkça kazan” döngüsü de çoğu durumda ciddi bir maddi kayıpla son bulur. Kayıplar salt bununla son bulmaz, gidenlerin – huzur, yaşama sevinci, odaklanma v.s. – hesabı tutulmaz.

Kişi her kaybetmediğindeyse kazanır ve davranışçı koşullamanın işlediğine kanıt olacak şekilde biraz daha yükselir. Yükseldikçe yükselen kişi artık tam manasıyla uçurumun kıyısında yürümeye başlamış ve düşmesi halinde göreceği zarar, oynadığı kumardan kazanabileceklerinin çok daha ötesine geçmiştir. Ve üç yada beş vakitte hayata tutunanları bile zorlayan kaçınılmaz sona varılır.

Bariz ana fikir odur ki, kumar bulaşılmaması gerekendir. Girmek kolay, çıkmak iradeyle savaş gerektirdiği için zordur. Bence, kumarı yasaklayan ülkeler her ne kadar işi yeraltına ittiyse de, elden gelen yapılmıştır. Gerisi de kişilerin özgür iradelerine kalmıştır…


jesterdvine

Hüzünlü Millet__


Çook uzun yıllar önce Orta Asya’da bir insan topluluğu vardı. Orta Asya'dan Anadolu'ya kadar uzanan bir bölgede yasayan bir etnik gruptu. Orta Asya dediğimiz yerler de fena yerlerdi. Güneşin doğduğu yerde de, battığı yerde de düşman vardı. Genelde dümdüz olan arazi, her türlü hayvan için müsaitti. Sağdaki ve soldaki düşmanlar da bunu biliyordu. Ve bu yüzden de o topluluğu hiç rahat bırakmadılar. Biri saldırdı, topluluk kaçtı. Diğeri saldırdı, topluluk kaçtı. Besledikleri hayvanlar otları yedi, topluluk yine kaçtı. Daha sonra bir taraflarda insanlar hasta oldu ve ölmeye başladı, topluluk yine kaçtı. Ondan sonra başka düşmanlar daha saldırdı ve topluluk her zamanki gibi kaçtı. Bu kaçma sistematiği epey de sürdü, fakat 1071 yılında Alp Arslan isimli bir sultan onlara iyi bir yeri gösterdi.



16 yıldızlı Genelkurmay armasından da anlaşılacağı gibi, Türkler devlet kurup yıkmak / yıktırmakta mahir. Ama bu iş basitçe legodan bina kurup yıkmak değil; bikrimin, yaşantıların, sözlerin v.b. her şeyin darmadağın olması demek. Ve Türkler de bu irade dışı gerçekleşen yıkımları çokça da gördüler. Sürekli sürgün, sürekli tehlikede, sürekli darda…



Gustav Jung isimli ünlü bir psikanalist “kolektif bilinçaltı” adında bir kavram attı ortaya. Dedi ki “toplumların geçmişte yaşadıkları, gelecekteki bireylerine de değişik yansımalar yapar”. Bu açıdan da bakınca, dümdüz ova Orta Asyadan kopup gelen Türklerin neden arası denizle iyi değil? Fakat suyu çok sever? Neden yabancıları sevmezler? Niçin bir lidere taparcasına biat ederler? … gibi pek çok soru cevap bulabiliyor.



Benim değinmek istediğim esas nokta, bizlerdeki “hüzün” sevdası. O acılı temaları sevdiren, ağlak müziklerden kopartmayan ve uğruna kendini bile kestirebilecek bir hüzün. Öyle derin, öyle çıkılmaz, dağılmaz. Adeta millet olarak “ne yaparsam yapayım değişmeyecek” gibi düşünüp, kaybederken bile çaba harcamaz haldeyiz. Hatta kaybedene, ezilene sempati bile duyarız, mesela milli maçlarda çoğu zaman zayıf ve tanınmamış ülkeyi tutarız!



Bence, bu tavrın kaynağı Jung’un ortaya attığı kavramdan yola çıkılarak, “kolektif bilinçaltı” kavramından dan geliyor. Neticede burada bin küsür yıldır aynı topraklarda büyüyüp gelişmiş bir milletten bahsetmiyoruz. Aksine, 600 – 700 yıldan fazla aynı yerde kalamamış ve her seferinde büyük acılar ve gözyaşlarıyla yerinden edilmiş bir millet var. Machievelli’nin söylediği gibi, “işgal etmek sadece toprağı işgal etmek değildir”. İşgaller topraktan da öte zihinleri işgal eder, onları darmadağın edip eskiden iyi – güzel – kutsal sayılmış çok şeyi paspasa dönüştürür.

Bu kadar yüzlerce yıldır süren bu durumun ardından, bireysel sıkıntılar karşısında bence daha başka psikolojik tepkiler verilmesi de zordur. Geçmişten gelen hüzün dost bir sıcak battaniye gibi olacak, hiçbir yabancıya güvenilmeyecek – çünkü yabancı demek acı demekti - , çoğu iş ne de olsa yapamayız denerek kenara konacak – yaptığımız ne elimizde kaldı ki? - , lidere uymayana kötü bakılacak – lider olmadan hayatta kalınamazdı bozkırda - ve benzer otomatik düşünceler gelişecektir.



Sanırım kaderimizden kaçamayacağız. Bu çalkantılı günlerde çok uzak ufukta 17. yıldız da görünüyor. Hüzün doğamızda, melankoli damarlarımızda, kara bulutlar her tarafımızda.

jesterdvine
Eskiden Mercan Dede isimli ney üfleyen elektronik müzik DJ'i kişiye gıcık olurdum. Hani nasıl "dede" olabiliyor diye sinir olur dururum. O zamanlar bende bir radikallik! Böyle bir tutuculuk!

Artık diyorum boşver, haksız bir şey yapıyorsa Allah'ından bulsun. Bana ne dmi? Adam ucubik şekillerde çıkmış ney üflemiş, tamam ney'e saygısızlık hala bence ama, bana ne?

Yaşım o zamanlardan bir ki daha fazla. Yolun yarısına henüz bir on yılım olsa da, kısa zamanda bile öyle değişebildiğimi görüyorum. Mutlu olmuyor değilim, hani hala "esneğim" diye sevinç falan :)
jesterdvine


Friendfeed, Twitter ve Facebook 3 silahşörler gibi bir üçlü. Aslında her şey daha geçen yıl devreye giren twitter.com sitesinin “gerçek zamanlı arama” fonksiyonuyla başladı.

Neydi bu gerçek zamanlı arama? Bu kavram; durum, fotoğraf, link, post ve bilimum güncellemeleri gmail gibi gerçek zamanları bildiren bir sistemin adıydı.

Fark ettiğiniz üzere, bu sistem facebookta olmayan bir şeydi. Ve olmalıydı. Bu yüzden de – google tarafından alınmaya layık – facebook önce friendfeed’i aldı. Ve şu anda da bu teknolojiyi ilk kullanan servis olan Twitter için bastırıyor. Gerçi Facebook’un şu andaki hali bile twitter ve friendfeed kullanıcıları için rahatsız edici derecede tanıdık gelecektir ya…

Varılan ve ilerde daha kapsamlı olarak varılacak nokta, tüm internetin (teorik olarak tüm dünyanın) birbiriyle bağlantılı olup kimin-ne-ne zaman-nerde-kimle-nasıl yaptığının bilinmesidir. Teorik açıdan bakarsak, bu parametreleri bilinecek kişi tek olmayacağı için, “win win” (kazan – kazan) kuralı yardımıyla herkes herkesin tüm hareketlerini bilecektir.

Mecazi olarak, evinde tül perdesinden fazlasını kapatmayanlar için çok büyük fark olmayacak olsa da, ve hatta yukarıdaki üçlünün birleşimi olasılığı da kutlanmaya başlanmışken; ya her zaman kalın perdelerini çekenler ne olacak? Hani özel hayat vardı diye ürkekçe başlarını uzatanlar? Kimle ne yaptığımdan size ne diye soranlar?

Yakın gelecekte, tahminime göre, bunların alacağı cevap “canın cehenneme” olacaktır. Bakınız şirketler bile sosyal bağlantı ağlarını kullanmaya önem vermişken, bireylerin haddine değildir değişen trendlere karşı durmak… Akan bir nehre direnmek mi yoksa kendini bırakıp suların alıp götürmesine izin vermek mi?

Tüm bunlar bir yana, geçen aylarda devletimizin teknik dinleme bölümünde önemli bir kişi katıldığı konferansta diyor ki “dijital telefon santrallerine geçtiğimizden beri istediğimiz telefonu 8 dakika içinde dinlemeye alabiliriz”. İstihbarat Teşkilatı son model teknolojik cihazlarla uzaktan da dinleyebiliyor. Amerikanlar ve Ruslar taa soğuk savaş zamanlarında bile “times meydanında bankta oturup gazete okuyan adamın ne okuduğunu” görebilir halde (uyduları sağolsun). Tüm bu “başarılar” varken, özel hayat nerede?

Bilmiyorum farkında mısınız ama
, yavaş yavaş Rus yazar Yevgeny Zamyatin’in 1927 yılında Bolşevik baskısına rağmen (belki de yüzünden) yazdığı, geleceğin insanına uyarı niteliğindeki Mıy (Biz) romanında anlatılan düzene gidiyoruz. Her şeyin devlet (tek devlet) kontrolü altında olduğu kurguda, yaşama yerleri tümüyle CAM odalı CAMdan binalardan oluşuyordu. Gizlilik sadece cinsel ilişki esnasında odadaki perdeyi çekmek suretiyle sağlanıyordu.

Vikipedi linki

Gördüğümüz gibi, Zamyatin’e göre gelecek “kontrol” ve “şeffaflıktı”. Sonraki adımsa, daha sonra George Orwell’in açık açık Zamayatinden esinlendiği (ve daha sonra itiraf ettiği) romanı 1984’te tasvir ettiği gibi, – 1785 yılında Jeremy Bentham’ın tasarladığı hapishane modeli Panopticion tarzı – her şeyi gören, bilen ve görmesiyle bilmesinin farkındalığını hiç eksik etmeyen “büyük birader” (big brother)

Popüler slogan (Nokia) “Connecting people” ile tohumları atılan ve dünyada kaç milyar gsm hattı sahibi varsa onlarla iletişime geçmemizi sağlayan, süreç bizi her açıdan “connected people” yapacak bir gün, umarım o günleri görmem.

jesterdvine

Bazen akbil bitmiş olur ve şöföre para vermek gibi sağ şeritte kâbus hızında işlerle uğraşmak istemeyiz (eee nede olsa arkadaki boş yerler değerli), bazen de gidilecek mesafe içinde uygun durak yoktur ve taksiye para vermek istemiyoruzdur. Naparız, zilyon tane minibüsten birine işareti çakarız ve önümüzde durur. Biz de genelde Indiana Jones ayarında bir sıçramayla kalkıp gitmeye başlamış minibüse gireriz, ilk savrulmayı atlattıktan sonra da en yakın boş yere önce parayı vererek otururuz.

Genelde kervan hızında bir yolculuktan sonra da ineceğimiz yere yaklaşıp “müsait bi yerde”den başlayıp “dur!” a varan ranjda nidalar çıkarıp durdurur ve ineriz. Minibüs arkamızdan hızla gazlar giderken, biz de mutluyuzdur. Ama unuturuz, birinin cenneti diğerinin cehennemi olabilir!



Bu hemşeri kartelleri tarafından işletilen dikdörtgen şekilli estetik fakiri döküntülerden muzdarip bir sınıf vardır ki, bir dokunursanız bin ah işitirsiniz. Onlar en olmasa da, epey soylu bir meslek icra eden taksicilerdir. 7 / 24 direksiyon sallayan bu bitkin kişiler zaten normal trafiğin saçmalığıyla uğraşırken, bir de sol şeritten aniden önlerine kıran bu ucube kütlelerden çok çeker; bunu bilir bu söylerim.


Bilirim, çünkü bindiğim hangi taksi olursa olsun, muhabbet açmak istediğimde en yakın minibüsçüye kızarım (haklıyımdır, pek çoğu en hafif tabirle insan dışı davranışlar sergilemektedir) ve benim tepkim solumdaki taksi şoförününkiyle birleşip adeta öfke ve gözyaşı dolu bir duygu seline dönüşüverir!

Aşağıda okuyacağınız satırlar, bir taksiciyle yaptığım ayaküstü mülakattan alıntıdır, ibretle okuyunuz, okutturunuz:


Mahir: Yuuh hayvan ya, nasıl kırdı öyle (elini kolunu kızgınca sallayarak)

Taksici: (Acı ve kısa bir gülüşle, daha çok hıçkırık gibi) Hoha! Abicim bunlar hep böyle.

M: Yaa kaptan sizin iş çok zor yaa

T: He valla, bütün gün yok acemisiyle uğraş yok zibidisiyle uğraş canımız çıkıyo, bi de böyle angutlar yok mu?

M: Çık çık çık (Suratta tiksintiye benzer bir ifade)

T: Hem önüne lönk diye kırarlar, hem önünde zınk diye durup adam alırlar hem de onlara el kol yapınca kurbanlık dana gibi böğürürler..var mı öyle iş yaaaa?? (taksici eni konu kızıyor)

M: Ağabeycim kaldırcan bunların hepsini, sonr..(lafı kesilir)

T: Heh, işte öyle yapıcan. Bi gör nasıl rahatlar yollar!

M: Bak nerde unuttum ama karşıda bi yerde kaldırmışlardı hepsini.

T: (keyfi yerine gelivermiş ve gözleri zaferle pırıl pırıl) İşte böyle abicim, devlet devletliğini yapıcak ve höst diycek ki gitsinler.

M: Yaa, dmi? (mahir de aynı keyfi paylaşmakta)

Siz siz olun, taksicileri hakir görmeyin. Hele amca veya dede şeklinde olanlara tek bir kötü söz bile etmeyin. Tamam fonda dum dum dum dum club müzik çalan – abartı hoparlörlü arabalara Japonca stickerler takmış yeni yetme taksiciler biraz hak edebilir de, amca ve dedelerin hakkı yenmemeli ve tüm bu mahşer yeri gibi trafikte katil doğmadıkları ve olmadıkları için alınlarından öpülmelidir…


…Yada şöyle bir “proce” ile minibüs konforu maksimize edilmelidir.


jesterdvine


Üstünde milyonlarca dosya barındıran bir şirketten bahsediyoruz burada, az değil. Netten bir şeyler indirmek isteyen herkesin mutlaka bildiği ve para ödememiş kullanıcılarına azap çektiren bir şeytan işi; Rapidshare

Rapidshare, 2006 yılında www.rapidshare.de adresinde yılında kuruldu. Adı üstünde, “çabuk paylaş” durumuna olanak veriyordu. Yine 2006 yılında rapidshare.com olarak ikiye ayrılan sitenin gerekçesi fantastikti: “Artık yer kalmadı”

O artık yeri kalmayan rapidshare, 2008 Nisan’ı itibariyle yapılan bir açıklamaya göreyse, “240 gigabit/s of Internet connectivity and 5.4 petabytes of storage” sahibi oldu. Yani, senin evde 1 megabit bağlantın var ve indirme hızı olarak en fazla 125 kb/s – yükleme hızı olarak en fazla 25kb/s görüyorken; adamlar bunun 240 katı kadar hıza erişti ve senin harddiskin taş çatlasın 500 cigabayt kapasiteye sahipken, adamların depolama kapasitesi 5662310 cigabayt!

Son zamanlarda epey bir yenilik yapan rapidshare, diğer kullanıcıların senin yüklediklerini indirmesiyle kazandığın puanların ile uçuk kaçık hediyeler de vermeye başladı ki o hediyelerin benzerleri http://bunlardanistiyorum.com/ adresinde görülebilir.

Diğer bir yeniliği de, kişinin paralı kullanıcı olarak kazandırdığı kişiler başına para kazanması oldu; paralar sadece hesap uzatma işlerinde kullanılmak üzere tabii.


Resmi bilgi buraya kadardı. İşin kafamı kurcalayan bir diğer yüzü de var. Şudur ki;


Rapidshare parasını hesaplarını “Premium” yapan kullanıcılardan kazanan bir şirket, zira normal (yani bedava) kullanıcıların yükledikleri dosyalar sadece 10 kere indirilebiliyor (ve bu da puan = para kazandırmıyor. Yani, zorunlu olarak paralı hesaba geçenler bu şirketi ayakta tutuyor. Fakat sınırsız ve beklemesiz indirme sağlayan paralı hesaba geçilmesine de kimi özel durumlar yol açıyor ki o özel durumlar da çok büyük çoğunlukla “korsanlık” kapsamında görülüyor. Üstüne, normal (yani bedava) kullanıcıların yükledikleri dosyalar sadece 10 kere indirilebiliyor.

Multimedya korsanlığı bir suç. Ve özellikle batı ülkeleri bu konuda ciddiler, afları yok. Kişiye / siteye / sayfaya 2. uyarıyı bile yapmadan tak diye kapatabiliyorlar veya davalar açabiliyorlar. Böyle bir gerçek varken, daha rahat korsan film / müzik / oyun indirmek isteyenlerin verdikleri “Premium hesap” ödemeleri yüzü suyu hürmetine ayakta duran rapidshare, böyle ikilemli bir düzlemde yolunu nasıl buluyor?

Amerikan veya Avrupa fikir hakkını koruma ajanslarına hadi dediler “hemen abi, yarın siliyoruz” ve üç beş tane linki sildiler diyelim. E gerisi ne olacak? Yıllardır yüklü kalan ve on binlerce insanın indirdiği – diyelim ki – bir müzik albümü ne olarak? Nereye kadar öteleyebilecekler silme / engelleme işini? Tamam, gidip doğrudan “Madonna - Confessions on a Dance Floor” adında bir zip dosyası yükletmiyorlar, onu anladım. Fakat kişi gidip o zip dosyasının ismini “M – CoaDF” yaparsa rahat rahat yüklüyor ve başka bir insan onu rapid’e gammazlamazsa silinmiyor.

Velhasıl, bence işin içinde bir iş var. Ve bu adamlar, rapidshare.com, Türkler gibi “bir yolunu bulmuş”a benziyor. Bakalım…

jesterdvine


5 çocuk

5 kız çocuk

5 özürlü çocuk

5 geleceği bizlerden de belirsiz çocuk

Onlar, biri orta derecede fonksiyonellik gösteren otistik olmak üzere 5 adet “resmi tanıma göre” özürlü çocuk. Hepsi, otistik dışındaki hepsi, devlet okulunda kaynaştırma sınıflarına devam ediyor. Bize göre sembolik ama onlar için büyük başarıyı gösteren karnelere sahip oldular ve olacaklar da.

“Hiçbir şey, onlar için çok şey”

Bu, altı çizilmesi gereken bir kavram olarak kalacak hayatlarında. Belki sizin kadar başarılı olamayacaklar ileride (belki değil, kesinlikle aslında) ama sürekli surette “küçük şeylerin de fark ettiği” insanlar olarak kalacaklar.

Aileleri açısındansa, en basiti kendi kendilerine tuvaletlerini ve temizliği yapmayı öğrenmeleri bile olağanüstü bir gelişme olacak.

“Hiçbir şey, onlar için çok şey”

Her çocuk bir manada ailesinin bir projesidir. Projeler de başarısızlığa ulaşmak için başlamaz. Aksine hayalde hep büyük başarılar, parlak gelecekler vardır. Ama durumlar başka söyler. Mesela sen doğduktan hemen sonra, ebe seni elinden düşürürse? Veya baban sen bebekken sana çok kızıp bir tokat atarsa? Yada çok haşarısın ve bir yerden kafa üstü çakılırsan? İşte o andan itibaren sen artık "başarısız bir projesin". Bir hayal kırıklığısın. Senin üstüne kurulmuş tüm geleceğin çöpe atılmasısın.

“Hiçbir şey, onlar için çok şey”

Tam o durumdayken de aldığın karne de, bakkaldan alıp getirdiğin iki parça şey de, annenin istediği bir şeyi tek seferde anlaman da, deliksiz uyuduğun bir gece de, dişlerini fırçaladığın her sefer de..de..de..de..aslında çok büyük şeyler olacak.

Ve sende hep bir umut var olacak, hiç kaybolmayacak bir umut.

Ya bir gün..?
jesterdvine


Bilirsin bir geyik vardır "Erkekler Marstan Kadınlar Venüsten" diye. Hep geyik olduğunu düşünürdüm ben de.
Fakat artık işler başka, öğrendim ki olay kısmen (iyi bir kısımen) de hormonal farklılıktan kaynaklı imiş.
Ama herşeye rağmen, işin kültürel boyutu var bi de. Bu boyuttan dolayı da kadınların ak baktığı şeye biz kara bakabiliyoruz. Aha da aşşada bizlerin neye nasıl baktığı benim yorumlarımla var, diğer tarafı da kadınlar yazsın:
Saç: Bizde fiyakalı isimli, yüksek teknoloji merkezi gibi görünen fasiliteler yoktur. Gidersin Ahmet Abine veya en yakın berbere, "Abi yanlardan al tepeler kalsın" dersin. Evinde de sabah kalkınca bi ıslatırsın, bi taraf ve biraz jöle iş görür. Zilyonlarca para gitmez saç bakım zamazingolarına!
Sakal: Bilirsin işini, 2 - 3 günde bir kesiverirsin. Öğrenciysen hele hiç işin olmaz!

Manikür/Pedikür: Metroseksüel olanlarımız dışında pek işimiz olmaz. Kürek boyuna gelinceye kadar bırakırırız, sonra alırız önümüze gasteyi ve tırnak makasını, ondan sonra kes allah kes.

Ağda / epilasyon: Şaka mı yapıyorsun?

Spor /Rejim: Hasta olup kuyruğu titretmedikçe fazla işimiz olmaz sporla - rejimle.

Makyaj malzemeleri ve bakım kremleri: Şakacı seni...

Parfüm : Çoğu zaman uyduruk bi deodorant, önemli zamanlara da az uyduruk başka birşey.

Anne /Bacı: Tabu düzeyindedir genelde.

Regl: Ben aybaşı yaşayan erkek duymasam da, hatunları aybaşındaki erkekler hatunlar kadar kötü duruma düşünyor. Denenmiş ve görülmüştür.

Alışveriş: Hatunlarla çıkmayı sevmeyiz alışverişe. Biz çıkınca bir yere gireriz. Bir iki şey alırız. Çıkarız. Nokta!

İç çamaşır: Tiki bir tipse siyah miyah slip falan bişiler giyer, olmadı bir boxer. Ama "normal" "düz" vatan evlatlarımız beyaz dondan şaşmaz!

Takılar: Saatten öteye gitmez. Giderse de bir sorun vardır :)
jesterdvine
Şu görmüş olduğunuz şey, delikli borudan çok daha öte olup...

WW1'den sonra Almanlar anlaşmalarla kısıtlanınca, gidip sağla solla işbirliği yapıp silah üretimine devam ettiler. Bunlardan tarihte(ve nice düşman tankının o güçlü ön zırhlarında) iz bırakmış bırakmış birisi de Alman Knupp ile İsviçreli Bofors'un ortak üretimi 88mm'lik uçaksavar toplarıdır.
Önce 75lik üretilen prototiplere bakan Almanlar daha deli birşey isteyince ortaya bu 88likler çıkıyor.

Ve bu aletlerden tomarla üreten Almanlar da taa İspanyol Sivil Savaşından beri epey kullanıyor.

Alet aslında bir numaralı uçaksavar değil. Fakat Almanlarda da Türk misali bir cinlik olsa gerek ki, bir gün aletleri yukarıya doğru açıyla tutmak yerine yatay kullanıyorlar ve şaşırtıcı bir sonuç alıyorlar; 88'lik uçaksavar topu, zırhı "tereyağını kesen sıcak bıçak gibi" kesiveriyor!

Ardından da bakıyorlar ki bu iş süper eğlenceli, daha da abartıp bu aletlere mobil özellikler ekliyorlar.

Sonrası malum zaten, 2. Dünya Savaşı (bundan sonra WW2 denecek) boyunca Almanların lego fetişizmi ile yaptığı "tek şasi milyon varyant" tarzı düşünüşle tasarlanan ve 88mm flak top kullanan tanklar aşağıda.




Blog Widget by LinkWithin