Vay Anam Vay..


Sen servis şöförlüğü gibi hassas bir mesleğe dün diğer insanların canına veya malına göz diken, çalan çırpan veya öldürmekten çekinmeyen insan müsfettelerini alırsan..çok şükür ki Emniyet'e esmiş ki şöförlere bir GBT yapmak akıllarına gelmiş.

Sen bu Güvenlik Bilgi Taramasını işe almadan yapsan ya?
_________________________________________________

İstanbul Emniyeti Çocuk Şube Müdürlüğü'nün, milyonlarca ailenin çocuklarını emanet ettiği servis şoförleriyle ilgili başlattığı operasyonda, 2 bin 22 okulun servis şoförleri mercek altına alındı.  
Emniyeti Çocuk Şube Müdürlüğü'nün, milyonlarca ailenin çocuklarını emanet ettiği servis şoförleriyle ilgili başlattığı operasyonda, 2 bin 22 okulun servis şoförleri mercek altına alındı. Okullarda görevlendirilen çocuk polisleri, okullarla servis şirketleri arasında yapılan sözleşmeleri tek tek inceledi ve şoförlerin kimlik bilgilerine ulaşılıp güvenlik bilgi taraması (GBT) yaptı. 9 bin 408 sürücü üzerinde yapılan araştırmada, çarpıcı bir gerçek ortaya çıktı. GBT yapılan sürücülerden 353'ünün, "cinayet, gasp, hırsızlık, ırza geçme, küçük yaşta çocuğa tecavüz" ün de aralarında bulunduğu suçlardan sabıkaları olduğu tespit edildi. 
Şoförlerden 15'inin ise çeşitli suçlardan arandığı ortaya çıktı. Bu kişiler savcılığa sevk edildi. Sabıkalı kişiler hakkında İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü'ne detaylı bir rapor gönderildi.
YASA NE DİYOR?
Habertürk'ün haberine göre Milli Eğitim Bakanlığı'nın Servis Araçları Hizmet Yönetmeliği'nde servis şoförlerinin, Türk Ceza Kanunu ile Kabahatler Kanunu'nun ilgili maddelerindeki suçlardan affa uğramış olsa bile, hüküm giymemiş olmaları gerekiyor. Yani, cinayet, gasp, hırsızlık, ırza geçme, uyuşturucu, çocuk istismarı, fuhuş yaptırma suçlarından ceza alan kişilerin, okul servislerinde çalıştırılmamaları gerekiyor. 
RAPOR BİZE ULAŞTI
İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Muammer Yıldız, 353 servis şoförünün çeşitli suçlardan sabıkası bulunduğuna dair raporun, kendilerine gönderildiğini doğruladı. Yıldız yaptığı açıklamada, "Yasal ve idari olarak çalışmaları başlattık. Elde ettiğimiz bilgileri daha sonra kamuoyu ile paylaşacağız" dedi. 
İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın'ın İstanbul'a atanmasından sonra, Çocuk Şube ile ilgili çalışmalar arttı. Çapkın, Çocuk Şube'den Sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı olarak Sıtkı Akgül'ü, Çocuk Şube Müdürü olarak ise Sedat Ercoşkun'u görevlendirdi. Şubede görevli polis sayısı 450'den 900'e çıkarıldı. Yine bu kadro içinde 176 kişilik okul irtibat görevlileri oluşturuldu.
Çocukların korunması için okul önlerinde önlem alan ekipler, kuş uçmasına dahi izin vermiyor. Ekipler, okul müdürleri ve rehberlik öğretmenleri ile sürekli irtibat halinde olurken, resmi güvenlik mensupları ve polis otoları da okul çıkışlarını kontrol altında tutuyor.

Hangi?




Halbuki ben üstünde şık bir takım elbise, kulağında bazen Infected Mushroom, bazen Metallica, bazen de Müslüm Gürses olan ve cebinden dokunmatik bir cep telefonu çıkaran bir gencim. Elbisem takım, ayakkaplarım ayna ama teknolojim de müziğim de on numara.

Ben hangisiyim? Takım elbiseli ciddi iş adamı mı, yoksa uçuk müzik gruplarına aşık bir zibidi mi?


Hangisini seversin? Ciddi giyinmiş elinde evrak çantalı psikoloğu mu, yoksa sıradan bir hayat yaşamayan sessiz sakin gözlüklü tipi mi?


Hangisini sevmezsin? Yüzünde gülümseme seçilmeyen ve sert bir sesle konuşan adamı mı, yoksa adeta ota boka gülen 3 numara saçlı kel adamı mı?


Tüm bu sorular aslında dışardan bakanlar için çıtır çerez. Çünkü ilk bakışla her ne görüyorsanız direkt etiketi bastırıyorsunuz. Geçmişte Zaman gastesinin güzel mi güzel bir reklamı vardı etiketlemeye değinen; aynı onun gibi.

Neyse ki insanlar makine değil. 1 veya 0 diye ayıramazsınız bizi. Ben de 1 ile 0'ın arasındaki sonsuz aralıkta bir yerdeyim işte. Peki ya siz? Sadece ve sadece 1 ile 0'ın arasında olduğunuz gerçeğine katlanabilecek misiniz?

Neyse boşverin. 

Bunu da görmezden gelin.

Psikologla Röportaj



Ailenizin gazetecisi Uruk Hai; TP’nin üyelerinin peşinden ayrılmamaya devam ediyor. Son olarak köşeye sıkıştırıp röportaj aldığımız TP üyesi ise Jesterdvine… Sitemizin psikoloğu olan Jesterdvine; buna ek olarak AÖF’de Sosyal Hizmetler okuyan, 2010 yılında özellikle çocuklara ve ergenlik dönemindekilere hitap eden Gelişim Psikolojisi üstüne yüksek lisan yapmayı hedefleyen bir üyemiz… Kendisine ulaşmak isteyenler de zaten ilgili başlığımızdan rahatlıkla iletişim kurabilir.

Ben de bu rahatlığımı kullanarak Jesterdvine ile bir söyleşi yaptım ve psikoloji, Türkiye’de engelli vatandaşlarımız ile ilgili gelişmeler, Türkiye’nin bugün bu tip uygulamalarda hangi noktada olduğu gibi konularda şu anki durumunu sordum. Ortaya keyifle okuyacağınız bir söyleşi çıktı. 

1- Türkiye'de psikoloji konusuna devletin yaklaşımı nedir?

Biz psikologlar; devletimiz bu konuda psikiyatristlerin hakimiyetinde olduğu için pek de adamdan sayılmıyoruz. “Normal” nedir bilen alanımız da “anormal” nedir bilen psikiyatri camiası tarafından pek ciddiye alınmamakta. Kısmen bunun, kısmen de alanımızdaki çaba eksikliğinin sonucu olarak da henüz meslek yasamız ve meslek odamız bulunmamakta. Askerde bile durum başka! Yemin töreninde yardımcı sağlık personeli sınıfında yerleşimin yapılıyor.

Şahsi düşüncem psikolojinin psikiyatri gibi somut, yani ilaca şuruba bağlı bir alan olmadığı ve milletimizin soyut şeylerle arası iyi olmadığı için; psikolojinin devlet nezdinde Avrupa ve Amerika gibi ülkeler düzeyinde bir hale gelmesi, saygıdeğerlik kazanması uzun zaman alacaktır. Ancak bu uzun vadeli görünüşte devletin rolü yadsınamaz. Zira şu anki duruma bakarsak; psikolog olmak, örneğin bir mantar yetiştiricisi olmaktan daha zor değil. Her ikisinin de okulu var ve her ikisi de okulu bitirince bir unvan kazanıp uygulamaya geçebiliyor. 

Ama yukarıda bahsettiğim ülkelere bakarsanız görürsünüz ki, insanlar uzun yıllar boyunca eğitim, süpervizyon, sertifikasyon vs. görüp lisans alıyor ve o lisansı kaybetmemek için de düzenli aralıklarla sınavlara süpervizyonlara giriyor. Tamam, biz bir Avrupa ülkesi olabiliriz; o zaman da tam bahsettiğim Batı ülkeleri gibi olmak zorundayız. Ama biz bir Doğu ülkesi de olabiliriz. Doğu, yani ağacın kökten itibaren ayrılmış diğer bir dalı olarak da Batı gibi olmak mutlak hedef olmamalıdır. O zaman da akıllı insanların akıllı düşünceleriyle devletsel düzeye yeni bir psikolojik kalifikasyon standardı oturtması gerekir.

2 -  Peki nasıl ifade ediyorsun: Engelli mi yoksa özürlü mü?

Bu soru geçmişi çok öncelere dayanan, sıklıkla dile getirilen ve kimi durumlarda zihinleri epey oyalayan bir sorudur. Cevaplanması zordur, çünkü birbirleriyle kullanıma bakarsak iç içe geçmiş bu kavramlardan Resmi Gazete’de yapılan tanıma göre “özürlü” olanı kabul edilmek zorundadır. Fakat “özürlü” derken hem kelimenin bıraktığı etki, hem de “düşük zekaya sahip olmak onların suçu mu, neden özür sahibi olsunlar ki?” gibi haklı bir yaklaşımdan dolayı kimileri tarafından “engelli” denmektedir. Ancak, düşük zekaya sahip bir birey ile 30 yaşında bir kaza sonucu tekerlekli sandalyeye mahkum kalmış biri reel olarak aynı olmasa da, resmi olarak “özürlü”dür.

Bu karmaşada devletin pozisyonu da kafa karıştırıcıdır. Çünkü yerine göre engelli, yerine göre özürlü, yerine göre sakat denmektedir.

Benim pozisyonum ise nispeten nettir, her ne kadar çalıştığım kurumdan gelen alışkanlıkla “Zeka Özürlü” gibi bir tabir kullansam da; bana göre “X / Y / Z Engelli” olarak adlandırmak daha “hoş” ve vicdanlarımızı daha az rahatsız edicidir.

Ancak pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da yurt dışına, özellikle A.B.D.’ye bakarsak görürüz ki, adamlar bu “politically correct” işini bizden ötede boyutlarda tartışmakta. Öyle ki, işi artık “nüans” açısından ele alıyorlar. Hatta 2 yıl önce bu konudaki en büyük dernek olan, 1876 yılında kurulmuş AAMR (American Association on Mental Retardation – Amerikan Zeka Geriliği Derneği); ismini AAIDD (American Association of Intellectual and Developmental Disabilities – Amerikan Düşünsel ve Gelişimsel Engeller Derneği) olarak değiştirdi. Fakat başkanın açıklaması düşündürücüydü; “Bu isim de bir 5 yıl gider. Ondan sonra bu da insanlara itici gelmeye başlayacak ve yeni bir isim arayacağız”

Uzun lafın kısası, isimler kafi değil. Aksine bir açıdan bizi kısıtlıyorlar. Ama nasıl müzikte gruplar veya akımlar üstüne konuşmamız gerektiğinde şu-bu-o rock diyebiliyor ve bir nevi etiketliyorsak, engelliler alanı üstünde çalışmak için de en ufak detayına kadar isimlendirmek, güzel olsun olmasın adını koymak durumundayız. Anlayacağınız, bir yerden sonra “Benim adım Hıdır, elimden gelen budur” demek zorundayız.

3 - Türkiye'de engelli vatandaşlarımızın yaşam koşullarına ve yaşamsal haklarına devletin yaklaşımı nedir?

Ne yazık ki devlet henüz nasıl davranacağını bilmemektedir. Şu anda bazı çabaları yok değildir, fakat çabalar olması gerekenden uzaktır. Az önce söylediğim gibi elma / armut kıyaslamasında “armut” olsak da, daha kaliteli bir armut da olabiliriz pekala.

Şu an için yaşam koşullarına ve haklarına yaklaşımdan bahsetmek aslında biraz gereksiz bir uğraş olur aslında. Zira bahsettiğiniz maaş, evde bakım parası, toplu taşıma araçlarında ücretsiz seyahat sağlayan beyaz kart ve ücretsiz eğitim görme hakkı (haftada 2 saat) gibi haklar bir manada “teferruat”. Onları gözümde teferruat yapan şeyse, daha temelden gelen bir yaklaşım sorunu. Şöyle ki:

İnsanın kıymetli olmadığı ve kolayca harcanabildiği bir kültürdeyiz. Zaten Jung’un - bilinçaltının nesilden nesile aktarıma uğradığını - ileri süren “kolektif bilinçaltı” kavramını doğru kabul edersek; zor koşullara sahip ve göçebe yaşanan bozkırlardan gelen bir milletiz. O zamanlarda Gök Tanrı tarafından seçildiğine inanılan lidere pragmatizmle beslenen mutlak biat, Boy’un bütünlüğü ve gerektiğinde yer değiştirme hızı her şeyden önemliydi. Aksi taktirde Boy’un varoluşu tehlikeye girerdi. Hastalar, sakatlar, mental problemi olanlarsa Boy için bir yüktü ve bir şekilde icaplarına bakılıp el yordamıyla doğal seleksiyon işletiliyordu.

Bu bahsettiğim tarzda bir profilden geriye kalan kolektif bilinçaltının insana, bireye ne kadar önem vermesini bekleyebiliriz ki?

4 - Vatandaşlarımızın bu iki alanda bilinçli ve bilgili olduğuna inanıyor musun? Değilse, neler yapılmalı?

Vatandaşlarımızın bu iki alanda bilinçli olduklarına inanmıyorum. Her ne kadar kimileri romantik hülyalara kapılıp dese de “Aaa ama Osmanlı Darüş-şifa ile şöyle yapardı, Selçuklu böyle yapardı, müzikle tedavi ederdi su ile iyileştirirdi”; bu söylentiler özellikle kanıt eksikliğinden dolayı avuntu verecek şeyler değildir. Kanıt olsaydı bile geçmişle sevinmek, gurur duymak; eğer şu anın hiç iyi değilse ya da iyi olsa bile neye yarar? Dahası, yolda tek bacağı ampüte olmuş veya ağır zihinsel engeli olan veya Down Sendromu olan birini görünce veya herhangi bir engelliyi görünce, acımadan fıldır fıldır kaçınmaya kadar değişen davranışlar sergileyen bir halk bizimkisi... Hangi Osmanlı’dan hangi Darüş-şifa’dan bahsediyorsunuz siz?

Bir başka açıdan bakınca, bu alanlardaki bilinç ve bilgi eksikliği acı ama normal. Çünkü biz, T.C. olarak henüz 100 yıllık bile değiliz. Kurulduğumuz günden beri bir bütün olarak tam anlamıyla “var oluş mücadelesi” verdik ve halen kısmen de olsa veriyoruz. Dahası, daha nereye ait olduğumuz konusunda bile ortak bir kabul geliştirmedik.

Bu gerçeklikten yola çıkıp Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi adını verdiği üçgene gidersek hatırlarız: En altta yemek, içmek, barınmak gibi temel ihtiyaçlar bulunur. Hemen üstünde güvenlik gelir. Ülkemizse halen en altı tam manasıyla dolduramamıştır ki daha üst aşamalara hakkıyla geçilsin.

5 - Türkiye'nin de imzaladığı BM Engelli Hakları Sözleşmesi’ni geniş biçimde anlatır mısın?

1976 yılında Uluslararası Engelliler Yılı ilan edip daha sonra adını Engellilerin Uluslararası Yılı olarak değiştiren BM, 1983 ile 1993 yılları arasını Engellilerin 10 Yılı olarak geçirmekle beraber; 80li yıllarda ortaya konan ilk Engelli Hakları Sözleşmesi ile somut bir adım attı. O ilk sözleşme, daha çok refah merkezli ve engellilerin merkezlerde rehabilitasyonunu öngören bir programdı.

21. YY’a geçtikten sonra o refah yaklaşımı bitti ve insan hakları yaklaşımı başladı. İşte ülkemizin de imzaladığı sözleşme bu BM Engelli Hakları Sözleşmesi oldu. Ülkemiz 2008 yılında yayınlanan, tarafımızca da imzalanıp kabul edilen ve kanun hükmünde maddeler içeren (kolay değil, çünkü bu gerektiğinde BM’nin kanunları geçerli demek oluyor) “Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi”ni EKSİK olarak Türkçe’ye çevirip imzalayan bir ülke. Bilen bilir, hukukta tek bir cümledeki tek bir kelimedeki “-de –da” gibi basit bir ekin olup olmaması bile anlamı değiştirir. Katıldığım “4. Özürlüler Kongresi”nde konuşmacı olan BM temsilcisi Hansın Doğan (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye, Program Müdürü) bu açıdan dertliydi.

Bana gelince, ben kısmen punk-vari düşünüşle bu konuda geleceğe yönelik umutsuzluk taşısam da bir tarafım da yavaş yavaş olmakta olan gelişimleri fark ediyor. İşte bu yavaşlığı hızlandırmak STK’ların elinde. İnanıyorum ki herkes bir ucundan tutacak ve en basitinden bu Engelli Hakları Sözleşmesi gibi büyük çalışmaları sahiplenip kollayacak

6 - Türkiye'de kimi belediyelerin; bazı uygulamalarla özürlü vatandaşlara yardımcı olmaya çalıştığı gözlemleniyor. Yaşamlarını daha kaliteli yaşayabilmeleri için, idari yönetim merkezlerinin ve diğer tüm kurumlarla birlikte halkın üstüne düşenler nelerdir?

Gözlemlediğim kadarıyla ciddi uygulamaları; İstanbul çapında 20 özürlüler merkezi ve okulu ile 153 ücretsiz taşıma hattı, sosyal güvencesi olmayanlara bez ve medikal ekipman desteğinde bulunan İ.B.B. bir yana, diğer il ve ilçe belediyeleri bile bilinçli adımlar atmaya başladı bu konuda. Bakış açısı yavaş yavaş “Engel Sizsiniz” sloganıyla başlayan programa doğru kaymakta ve yeni inşa edilen kimi yerler engelliler açısından erişilebilir şekilde dizayn edilmekte. Bunlara örnek olarak Sancaktepe Belediyesi’nin yaptırdığı ve işletmesini bize verdiği baştan aşağı doğru planlanmış Sancaktepe Özürlüler Merkezi veya Maltepe Belediyesi eseri olan çok iyi bir planlamayla yapılmış Maltepe Belediyesi Bahadır Erdoğdu Zihinsel Engelliler Merkezi verilebilir.

Halka düşense, adı ister engelli ister özürlü olsun; o bireyleri görmezden gelmemek, onları o hale getiren her neyse anneyi suçlamamak ve dışlamamak ve hatta kimi yerlerde görüldüğü üzere özürlüyü ölüme terk etmemek.

7 - Mesleğin ile ilgili gelecek planların neler? Bunları hangi düşüncelerle belirledin?

Nasıl ağaç yaşken bükülebiliyorsa, çocuklara ne ekersek onu biçiyoruz gelecekte. Ve geçenlerde Mardin’e bir ilköğretim okuluna gönderdiğim bir koli kitap karşılığında 8 – 10 tane okuyup büyük adam olacaklarına söz veren teşekkür mektubu aldıysam, bir umut var demektir diye düşünüyorum.

Tüm bunlardan sonra geleceğe yönelik planım; hem Gelişim Psikolojisi üstüne yüksek lisans yapıp hem de “her şeyi devletten bekleme” yaklaşımı ile hareket eden STK’lar ile dirsek temasında olup, engelli olsun olmasın çocuklar üstünde çalışmaktır. Çünkü çocuklar bizim geleceğimiz!

Yolgeçen