Sayfalar

jesterdvine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jesterdvine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“Hiçbir şey, onlar için çok şey”



5 çocuk

5 kız çocuk

5 özürlü çocuk

5 geleceği bizlerden de belirsiz çocuk

Onlar, biri orta derecede fonksiyonellik gösteren otistik olmak üzere 5 adet “resmi tanıma göre” özürlü çocuk. Hepsi, otistik dışındaki hepsi, devlet okulunda kaynaştırma sınıflarına devam ediyor. Bize göre sembolik ama onlar için büyük başarıyı gösteren karnelere sahip oldular ve olacaklar da.

“Hiçbir şey, onlar için çok şey”

Bu, altı çizilmesi gereken bir kavram olarak kalacak hayatlarında. Belki sizin kadar başarılı olamayacaklar ileride (belki değil, kesinlikle aslında) ama sürekli surette “küçük şeylerin de fark ettiği” insanlar olarak kalacaklar.

Aileleri açısındansa, en basiti kendi kendilerine tuvaletlerini ve temizliği yapmayı öğrenmeleri bile olağanüstü bir gelişme olacak.

“Hiçbir şey, onlar için çok şey”

Her çocuk bir manada ailesinin bir projesidir. Projeler de başarısızlığa ulaşmak için başlamaz. Aksine hayalde hep büyük başarılar, parlak gelecekler vardır. Ama durumlar başka söyler. Mesela sen doğduktan hemen sonra, ebe seni elinden düşürürse? Veya baban sen bebekken sana çok kızıp bir tokat atarsa? Yada çok haşarısın ve bir yerden kafa üstü çakılırsan? İşte o andan itibaren sen artık "başarısız bir projesin". Bir hayal kırıklığısın. Senin üstüne kurulmuş tüm geleceğin çöpe atılmasısın.

“Hiçbir şey, onlar için çok şey”

Tam o durumdayken de aldığın karne de, bakkaldan alıp getirdiğin iki parça şey de, annenin istediği bir şeyi tek seferde anlaman da, deliksiz uyuduğun bir gece de, dişlerini fırçaladığın her sefer de..de..de..de..aslında çok büyük şeyler olacak.

Ve sende hep bir umut var olacak, hiç kaybolmayacak bir umut.

Ya bir gün..?

Erkekle Kadını Kalın Çizgiyle Ayıran Adam



Bilirsin bir geyik vardır "Erkekler Marstan Kadınlar Venüsten" diye. Hep geyik olduğunu düşünürdüm ben de.
Fakat artık işler başka, öğrendim ki olay kısmen (iyi bir kısımen) de hormonal farklılıktan kaynaklı imiş.
Ama herşeye rağmen, işin kültürel boyutu var bi de. Bu boyuttan dolayı da kadınların ak baktığı şeye biz kara bakabiliyoruz. Aha da aşşada bizlerin neye nasıl baktığı benim yorumlarımla var, diğer tarafı da kadınlar yazsın:
Saç: Bizde fiyakalı isimli, yüksek teknoloji merkezi gibi görünen fasiliteler yoktur. Gidersin Ahmet Abine veya en yakın berbere, "Abi yanlardan al tepeler kalsın" dersin. Evinde de sabah kalkınca bi ıslatırsın, bi taraf ve biraz jöle iş görür. Zilyonlarca para gitmez saç bakım zamazingolarına!
Sakal: Bilirsin işini, 2 - 3 günde bir kesiverirsin. Öğrenciysen hele hiç işin olmaz!

Manikür/Pedikür: Metroseksüel olanlarımız dışında pek işimiz olmaz. Kürek boyuna gelinceye kadar bırakırırız, sonra alırız önümüze gasteyi ve tırnak makasını, ondan sonra kes allah kes.

Ağda / epilasyon: Şaka mı yapıyorsun?

Spor /Rejim: Hasta olup kuyruğu titretmedikçe fazla işimiz olmaz sporla - rejimle.

Makyaj malzemeleri ve bakım kremleri: Şakacı seni...

Parfüm : Çoğu zaman uyduruk bi deodorant, önemli zamanlara da az uyduruk başka birşey.

Anne /Bacı: Tabu düzeyindedir genelde.

Regl: Ben aybaşı yaşayan erkek duymasam da, hatunları aybaşındaki erkekler hatunlar kadar kötü duruma düşünyor. Denenmiş ve görülmüştür.

Alışveriş: Hatunlarla çıkmayı sevmeyiz alışverişe. Biz çıkınca bir yere gireriz. Bir iki şey alırız. Çıkarız. Nokta!

İç çamaşır: Tiki bir tipse siyah miyah slip falan bişiler giyer, olmadı bir boxer. Ama "normal" "düz" vatan evlatlarımız beyaz dondan şaşmaz!

Takılar: Saatten öteye gitmez. Giderse de bir sorun vardır :)

2. Dünya Savaşı Ekipmanları - 88mm Flak

Şu görmüş olduğunuz şey, delikli borudan çok daha öte olup...

WW1'den sonra Almanlar anlaşmalarla kısıtlanınca, gidip sağla solla işbirliği yapıp silah üretimine devam ettiler. Bunlardan tarihte(ve nice düşman tankının o güçlü ön zırhlarında) iz bırakmış bırakmış birisi de Alman Knupp ile İsviçreli Bofors'un ortak üretimi 88mm'lik uçaksavar toplarıdır.
Önce 75lik üretilen prototiplere bakan Almanlar daha deli birşey isteyince ortaya bu 88likler çıkıyor.

Ve bu aletlerden tomarla üreten Almanlar da taa İspanyol Sivil Savaşından beri epey kullanıyor.

Alet aslında bir numaralı uçaksavar değil. Fakat Almanlarda da Türk misali bir cinlik olsa gerek ki, bir gün aletleri yukarıya doğru açıyla tutmak yerine yatay kullanıyorlar ve şaşırtıcı bir sonuç alıyorlar; 88'lik uçaksavar topu, zırhı "tereyağını kesen sıcak bıçak gibi" kesiveriyor!

Ardından da bakıyorlar ki bu iş süper eğlenceli, daha da abartıp bu aletlere mobil özellikler ekliyorlar.

Sonrası malum zaten, 2. Dünya Savaşı (bundan sonra WW2 denecek) boyunca Almanların lego fetişizmi ile yaptığı "tek şasi milyon varyant" tarzı düşünüşle tasarlanan ve 88mm flak top kullanan tanklar aşağıda.




0532


Bir zamanlar vardı, daha Graham Bell falan doğmamıştı. O zamanlar atlı kuryeler, olmadı posta güvercinleri vardı. Zengin kişilerinse direkt kendi atlı kuryeleri vardı, ki atı ve kuryeyi beslemek malumunuz para işi.

Derken, arada bir sürü şey oldu ve olan şeyler Türkiyeye de oldu… 15 – 16 yıl önce cep telefonu diye bir elektronik aletle tanıştık (elektronik falan dediğime bakmayın, o zamankiler bildiğin kamyon takozuydu). Numaralarımız da 0532 ile başlardı. Ardından da 0535 adında kontörlü bir hadise çıktı. Tabii bunun Teslimini hiç saymıyorum, Uzan benim ne önümü ne de arkamı açtı :]

Derken II, yıl 2009. Gidin bir telefoncuya veya direkt firmanın temsilcisi bir dükkana ve deyin “532’li bir hat istiyorum”. Size verecekleri cevap “hadi ordan” minvalinde bir cevap olacaktır. Siz de gidip internete ve google babaya sorarsınız. O da der ki:

İlan BaşlığıSATILIK 0532 Lİ Açıklama 0532Lİ Fiyat 750 TL

Veya

İlan Başlığı13 yıllık 532 li hat satılıktır.AçıklamaBorçsuz, 13 yıldır kullanılan ve akılda kalıcı bir numarası olan 532 24* 3* 7* numaralı hat satılıktır.

Fiyat, 5.000 TL dir, fiyatta anlaşılır. Fiyat 5.000 TL

Şaka gibi…mi acaba?? Nasıl oldu da böyle oldu? Numaramız 32 olmuş, 36 olmuş ne fark ederdi?

Aslında her şey psikolocik! Ve algı ile alakalı. Telefon numaraları kendimizi sardığımız paket kağıtlarının yaldızlı bir detayı. Düşünün ki yüksek kademede bir yerlerde çalışıyorsunuz.

Atıyorum büyük bir gıda şirketinde – ve bir kişi geliyor karşınıza bayilik görüşmek için. Gelen kişi 50lerine doğru bir erkek, tam grantualet giyinmiş, uygun bir koku da sürmüş, surat sinekkaydı, el sıkışı muhteşem ve gülümseyince 32 ince tanesi..Neyse, görüştünüz ve adam tam kalkarken doğal olarak size kartını verdi: 0538 98. .. ..! Nerede imaj? Ne düşündünüz? Ben olsam “lan?” derdim ve o adama dair düşüncelerim 0532 24. .. .. gibi bir numarayla gelseydi olacak düşüncelerden dağlar kadar farklılaşırdı.

Devir imaj devri olmuş artık. Kontörlü hatlı kişi ve faturalı hatlı kişilerin imajları farklı. Hele 0532yse, “bu adam paralı, eski kurtlardan” tadında bir hava eşlik ediyor. Ama tut ki 0555 veya başka bir Turkcell dışıysa…O zaman da istenen ve verilen imaj bulanıyor.

İşte tam o zamanda da şu başlıyor, imaj satılıyor:
" İlan Başlığı 0532 li karizma hat

Açıklama=> 0532 201 81 81 <= Nolu Hattın Sahibi Olmak İsteyenler Yukarıdaki Numaradan Ulaşabilirler…Geç Kalmayın :)Fiyat 10.000 TL " oluyor..

Ve

İŞ ADAMLARINA ÖZEL! sloganıyla alıcı aranıyor.

Hayat

Daha yiyeceğim çok kazık var benim. :)

Seni seviyorum be hayat! Hiçbir zaman stabil ve monoton değilsin ;)

Mutluluk adımları, kısım 3

" Sabah 6'dan akşam 9'a, çalış daha hiç durma.
Günler geçmesin boşu boşuna,
Kazan daha çok para"


diye başlayan bir şarkı vardır, ki verdiği mesajı kısmen severim. Sürekli çalışmayı salık veren bu mesaj, aslında başka bir manada da mutluğun ve huzurun anahtarı. Evet çok çalışmak yorucudur, kabul. Fakat hayatında neyi yorulmadan kazandın?

Hayatta pek çok şey yaşarsın. Kimine sevinir, kimine üzülür, kimine de kafayı takarsın. Sürekli evirir çevirir, tekrar tekrar - adeta geviş getirir gibi - hatırlarsın. Bir sahne mi takıldı? Sürekli o sahne tiyatro gibi yaşanır hayalinde. Bir söz mü takıldı? Teypte sürekli aynı şarkıyı çalan bir kaset gibi, döner durur aklında. Hakkında olumsuz bir ifade mi okudun? Film şeridi gibi, gözünün önünden hiç gitmez...Peki söyle bana, şu anlattığım durumlarda mutluluğun nerede?

Söyle bana, hatırlar mısın bir şeye odaklanmış halini? O anlarda sana söylenenleri duymadığın hatıraları? Hızla dümdüz ileri yürürken fark etmediğin arkadaşını? Nasıl geçtiğini anlamadığın zamanları? Sence nedendi bunlar? Bence kolaydı cevap; beynin o anda bütün pencerelerini kapatmış ve ne arka, ne sağ, ne de sol; sadece önündekini açık bırakmıştı.

Anahtar, ortak nokta, "odaklanmakta". İşinde çalışırken veya müzik enstrümanını çalar ya da üflerken, tuvaline fırçanı sürerken; hiç fark etmez. İşin sırrı TEK bir şeye bakmak / düşünmek. Bu öyle bir duvar örerki zihninde, hiçbir düşünce giremez. Hiçbir kötü duygu hissedilmez. Hiçbir kaygı duyumsanmaz, planlar da yapılmaz. Zaten seni mutsuz edenler geçmişe veya geleceğe dair takıldıkların değil miydi?

Bir düşün, işkolik denen insanlar "neden" işkolik. Çünkü gerçek hayatlarında onları zorlayan sorunları var ve çözüme hazır olmadıklarından dolayı, zaman kazanmak için kendilerini işlerine adeta adıyorlar. Bu sayede, sorunlarından uzak kalabiliyor zihinleri ve mutlulukları.

İşkolikler sadece bir örnekti. Neticede kaçarak hiçbir şeyi çözemezsin. Ama yerinde olduğun gibi durarak da çözemezsin! İşte bu yüzden, sen sen ol; çalışma hayatının sana verdiği bu eşsiz kalkana bürün ve sakın sızlanma. Zira, o sıkıntı duyduğun işin olmayıp da evde otursaydın, derin uçurumlarda hızla düşecektin...

Mutluluk adımları, kısım 2

Bir önceki yazımda geçmişin oluşturduğu yükten bahsetmiştim. Bu sefer de geleceğin ördüğü duvardan bahsetmek istiyorum.

Önce sormak isterim, a. kaç kişi bir sonraki adımında düşmeyeceğini %100 emin olarak biliyor? Ya da b. her gün açtığımız alelade bir kapının bu sefer açılmayacağını %100 olarak önceden biliyor muyuz? Sorularıma cevaplar a. kimse b. hayır olacaktır.

Sanırım, mikro düzeyde de olsa, gelecek hakkında bir belirsizlik var burada.

Peki, şimdi diğer sorular: a. Gelecekteki çocuklarının her ikisinin de erkek olacağını kaç kişi biliyor? Yarın b. herhangi bir kaza geçirmeyeceğimizi %100 olarak biliyor muyuz? Aaa ne tesadüf, bunların da cevapları a. kimse b. hayır!!

Bu da bana belirli bir gelecek gibi gelmedi. Ne kimse biliyor ne de nesnel manada emin olabiliyor..

Durum, yani gelecek, bu denli kaygan bir zeminde yani. Bizlerse o zeminde düşmemek için bir sağa bir sola yalpalayan garibanlarız. Ve işin kötüsü, hiçbir garantimiz yok geleceğe dair.

O zaman ben düşünürüm ki; madem ilerde ne olacağını tam bilemiyorum, kahin değilim, e o zaman ne yapabilirim de kafam rahat kalır geleceğe dair? Çözüm "taslaklar" kurmak olabilir bak. Yani; önümüzdeki yıl şunu yapmayı / almayı tasarlıyorum gibi bir düşünüş. Ama eğer deseydim "önümüzdeki yıl şunu yapacağım / alacağım, söz konusu şeyi yapamaz veya almazsam büyük bir hayal kırıklığı ve mutsuzluk yaşardım.

İşin özeti, iyi olan; kişinin gelecek hakkında kendisine sözler vermemesidir.
Çünkü her gerçekleştirilemeyen söz, geçmişe sürüklenebilecek bir yüktür.
Yüklerse mutsuzluk ölçeğinde bir puan daha yükseltir bizi.

Mutluluk adımları, kısım 1

Tutturduk gidiyoruz, mutlu olmak istiyoruz. Ama ne resmini çizebiliyoruz ne de kokusunu alabiliyoruz. Bu durumda diğer yolları düşünmeliyiz...

Gözlemime göre, pek çok insan ayağında zincirli metal gülle misali (bkz. Daltonlar) geçmişini sürüklüyor peşinde. Yaşanmış her olay, söylenmiş her kelime, yenmiş her kazık ve temasa geçilmiş her eşya sürekli peşimizde, etrafımızda ve aklımızda.
Nasıl fazla yüklü bir aracın performansı düşecekse, beyni geçmişle fazla yüklenmiş kişininkisi de azalacaktır. Odak noktası geçmişte kaldığı için, günü de kaçıracak ve psikolojik açından sağlam bir gelecek kuramayacaktır.

Tüm bu söylediklerim demek değildir ki "geçmiş ve gelecek yok, vur dibine!". Fakat yüklerden kurtulmak için de bir çözüm, bir uzlaşı gereklidir. Ben de bir zamanlar anlattığım gibiyken nasıl düze çıktığımı paylaşmak isterim:

Aslında sakın uzun bir plan program beklemeyin, o kadar basitti ki ben bile şaştım. Farkına vardığım durum şuydu ki "geçmiş sadece ders almak için vardır. dersi alınca geçmişin önemi kalmaz. an ise geçmişi taşıdığımız sahadır, geçmişten öğrendiklerimiz eşliğinde mücadeye devam edeceğimiz alandır. gelecekse an'da kazandığımız savaşların ganimetini yiyeceğimiz yerdir"

Hayatta böyle basit bir durum varken, geçmişi biriktirmek ve taşımak neden?

Çatışma?

"Öte yandan Harbiye’de Cuma namazından çıkan vatandaşlar, göstericilere tepki gösterdi. Vatandaşlarla göstericiler arasında çıkan ve yaklaşık 15 dakika süren taşlı-sopalı çatışmayı" diye bir paragraf okudum http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=15486 adresinde.

Bu metin yazarlarına önerim şudur ki, jargon'u bıraksınlar gerçeğe gelsinler; vatandaşlar, hele Cuma'dan çıkmış ve fanatizm pompalanmış vatandaşlar "çatışmaz", saldırır ve parçalar.
Bırakın böyle ağızları..

Ben de senin kadar insanım part 2, gürgen terapisi

Hala buralarda mısın? İyi, o zaman dinle beni; anlatmaktan sıkılmam. Ama dinlemekten sıkılırsan biliyorsun istedğin gibi gidebilirsin.

Kafam geçende yazdığım "kutsanmış psikolog" imajı ile takık halde. Bu ne yazık ki imajdan da öte, çok daha öte; hayatımın kimi taraflarını engelleyecek kadar hem de. Hatta öyle ki, artık yeni tanıştığım insanlara kolay kolay mesleğimi söylemiyorum. Çünkü, işte esas sorun, "ben psikoloğum" dediğin anda - ki denebilir diyalogda; o söylemiştir mesleğini ve normal olarak sıra sendedir - gelen cevap direkt şöyle "Aaaa ne güzel. Benim de ihtiyacım vardı pisikoloa :("

Tanıştığım kişi öyle dedi ve ne oldu? Ben onun kafasında artık "yeni tanıştığı genç adam" değilim; onun yerine "yeni tanıştığı genç psikoloğum"...Gerisini tahmin edebiliyor musun? Edemiyorsan ettiriyim hemen:

Mesleğim "kendimin" önüne geçti ve onarılması çok zor bir etiket takılıverdi sözlerime ve davranışlarıma. Bir önceki yazıda belirttiğim yanılma olan "kutsal psikolog" ilişkide özgür iradesiyle davranmaktan çıktı ve çabucak psikolog kıyafetini giyiverdi. Lanet olsun ki her yerde de telefon kulübesi var!!!

Ama diyalog böyle kalsa ve bitse yine iyi, devamı daha fena; "Benim çocuğum aşırı hareketli, napabiliriz sakinleşmesi için?" (vurun kafasına, iyi gelir) veya "Sevgilim çok yalan söylüyor, ben nasıl vazgeçirebilirim? (o uyurken al bıçağı kopart dili kökten, ne laf kalır sonra ne yalan) "Benim kız sözümü hiç dinlemiyor ve deli ediyor beni, artık bıktım. Ne yapabilirim? (Gürgen terapisi uygula kızına) "İntihar etmeyi düşünüyorum, napıcam?" (aha cam aha büzük, durma zıpla)

Böyle diyebilsem güzel olurdu ama ne yazık ki ben her zaman JD bey, psikolog JD bey, nefret ettiğim rolü kendi kendime körüklüyorum ve uygun, yapıcı cevaplar veriyorum. Esas gürgen terapisi bana lazım..

7 yıldır psikolojiye bulaşmış hayatımda bir iki kişi istisna, hep aynı yaklaşım, hep bir arayış, hep bir sorun çözdürme arzusu. Kimi kişilere yardım etmeyi ben de isterim ama herkese değil...

Ben de senin kadar insanım!

Yıllardır biriken sıkıntı bana bu yazıyı yazdırdı; Psikologlar hakkında konuşmamız gereken şeyler var, dinle beni:

Psikolog dediğin, normal şartlar altında 2şer tane kolu bacağı eli gözü kaşı olan ve senin kadar ortalama bir zeka düzeyine sahip bir kişidir. Tek farkı karşısındaki insanda neye bakacağını ve ne'den ne çıkaracağını senden daha iyi bilmesidir, o kadar.

Eğer peygamber değilse - ki son peygamber 1400 küsür yıl önce geldi ve gitti - herhangi bir ilahi bağlantısı bulunmayan psikolog, sadece kendi okumaları ve tecrübesi doğrultusunda karşısındaki insanın (danışan diyelim) onda sıkıntı uyaran durumdan kurtulması için "doğru düşünmeyi öğrenmesine vesile olan" kişidir. Özellikle, BD dediğimiz "bilişsel davranışçı" psikologlar adeta "koç" vazifesi görürler senin hayatında.

"Vesile olan"'ın altını çizmek isterim fakat bir underline tuşu yok üstte. Sen idare et ve şunu asla unutma, psikolog sihirli değneğiyle sana dokunup iyi etmez. Veya dünyaya olan karamsar bakış açını bir anda bembeyaz pırıl pırıl hale getirmez. O sadece "iyi olma" yolunda seni daha güçlü ve donanımlı hale getirir ki sahip olduğun gücün farkına var ve kullanabil. Yoksa, sen aşağıda ağzını aç ve bekle balık gibi, o da sana atsın yemek sen karın doysun. Yemezler (burada göz kırpmak isterim)

_______________

Dün 2 - 3 aydır görüştüğüm bir danışanımın seans günüydü. Üstünde çalıştığımız konu, iş bulamamasından (2 yıllık bir halkla ilişkiler bitirmiş ve iyi bir işi hak ediyormuş) ve "hakkında-12 tane-olumsuz özellik-yazabildiği-ama-her nasılsa-ve-nedense-hala sevdiği-fakat-1 aydır da-karşılıklı-gurur-yapmaktan-dolayı-görüşülmeyen" şizoid özellikler sergileyen sevgiliden dolayı mutsuzluğuydu.

Umutlarımı pek çok kere yerle bir eden bu danışan ne yazık ki taş gibi sabit fikirliydi ve vardığı o farkındalık düzeyine rağmen yine de ısrarlıydı şikayet ettiği durumlar hakkında değişim göstermemeye. Velhasıl, seansı kısa kestim uzun bir yoldan gelmiş olmasına rağmen. Çünkü o seansta daha fazla devam edersek profesyonelliğimi daha fazla koruyamayacaktım. Ve bu "profesyonelliği koruyamama" da en son istediğim şeydi, zira eğer o anda kişiye psikoloğu olarak değil de "kızmış bir arkadaşı" olarak yaklaşırsam hem büyük ihtimalle bir daha seansa gelmeyecek, hem de sahip olduğu eser düzeyde olumlu duygu durumu da kaybedecekti.

Neticede, o seans bitti ve sıra önümüzdeki haftanın seansında. Umarım yaptığım son hamle işe yarar da görmesine yardımcı olduğum şeyleri içselleştirip iş bulma konusunda somut bir çaba içine girer. Eğer girmezse, çok daha çetin günler beni bekler...

______________

Hala okuyor musun?
Okuyorsan görmüşsündür ki psikolog da seninle aynı olumsuz duyguları yaşayabiliyor. Hem zaten senin gibi de 2şer tane uzvu var; e senden farkı ne o zaman? Lütfen beni ya da meslektaşlarımı "yüce kişi" gibi görmeyi bırak. Hele "kahin" veya "beyninin dibini gören & çözen tip" olarak hiç düşünme bile. Hele hele "doktor bey" statüsüne koyup özel bir saygı hiç gösterme..Öyle bir sevgi / saygı / ilgi bekleyen bir psikolog görürsen de çak ağzının ortasına elinin tersiyle, aklı başına gelsin.

Star Trek (2009 Mayıs, 8)

Başlangıcı taa 60'lı yıllara dayanan bu fenomen, Star Trek, çok yakında - hatta bu ay - son filmiyle sinemalarda.

Yönetmeni Lost'tan bildiğimiz J.J. Abrams ve oyuncuları Chris Pine, Jennifer Morrison, Simon Pegg ve Eric Bana olan film hikayeyi başa sarıyor ve "her şey nasıl başladı" ayarında bir gösteri sunuyor.

Fragmanından gördüğümüz kadarıyla epik bir atmosferde geçen filmimizin en büyük sürprizi de Leonard Nimroy'un zaman yolculuğu vasıtasıyla gelip eski güzel günleri yad edercesine Mr. Spock'ı oynaması. Ancak esas Mr. Spock da (Zachary Quinto) pek fena değil, adeta Spock için doğmuş. Bence de Spock'ın gençliği budur.

Fakat filmin bence tartışılabilir tek yanı da Kirk'ün genç halini oynayan velet. Sanırım daha olgun görünen bir Genç Kaptan Kirk daha iyi mi giderdi nedir?

Herneyse, yazımı ek$i'den aldığım şu yazıyla noktalamak istiyorum, işte yazarın şu söyledikleri nedeniyle Star Trek'i çok seviyorum:

popüler bir yapıt, ona kuşku yok. ama popüler bir yapıttan beklenmeyecek denli ahlaklı, insanın mümkün olabilecek değerleri arasında en iyiye gideceğine inanmış ve bunun gelecekte böyle gerçekleşeceğinin umudunu besleyen, dürüst, temiz yürekli ve barışçıl bir dizi. bilim-kurgu ile uğraştığınızda iğrenç uzaylı düşmanlar, vahşi yutucular filan tarif edip aksiyonun dibine vurmak ve amerikan ırkının dünyanın en muhteşem aşmış varlıkları olduklarını kanıtlamak varken bunu seçmesi de, insanlık adına ümit verici.

başlarda kadın konusunda, gayet eğlencelere konu edilebilecek sapkınlıkları olduğu kesin. ama original series’den voyager’a gittikçe kadın kimliğine dair hatalar düzeltilmiş, en sonunda bir kadın kaptanımız da olabilmiştir. bazı genel vurgular yapmakta fayda var:

- star trek insanı kendisinin ne en muhteşem ırk olduğunu, ne en zeki canlı olduğunu düşünür. insanın tüm gücü ve federasyon içindeki dengeli konumunu sağlayan akıl ve duyguları arasında kurduğu denge ve kendini korumak ile savaşmak arasındaki farkı anlayabilmesidir.


- star trek insanı işgale gitmez ve işgal etmez. barışçıl bir bütünleşme ile herkesin adil olduğu bir dünya ve evren tarifi yapar.


- star trek’te sınıf yoktur. star trek hiyerarşisi deneyimle biriktirilen bir neredeyse akademik yapılanmadır. düzensiz değildir ama tamamıyla rasyonel olmak için çaba gösterir, açık bulduğu yerde kapatır. varlık bilincine erişmiş bir makinenin söz konusu olduğu durumda, onu da bir varlık olarak kabul eder, köleleştireceği yeni bir ırk yaratmaya çalışmaz.


- star trek’te elbette ki milliyet kavramı yoktur. zaten kendi içinde ülkelere bölünmüş gezegenlerle iletişime geçmek federasyon yasalarına aykırıdır. bulunan yeni türlerle karşılıklı birbirini anlama çalışmaları yapılır ve her zaman ne alınabileceğine değil, bir doğal olay olarak varlığın söz konusu olduğu her alan ile adil ilişkiler kurulmasına çalışılır.


- star trek insanının inançlara düşmanlığı ya da sempatisi yoktur. inançtan söz edilmez. herkes kendi inancını istediği gibi yaşar. tabi ki böyledir bu. tanrı varsa bile, bizim bilmediğimiz bir yaşam formu olarak algılanır. ama evrenin mutlak dengesine sonsuz bir saygı vardır ve olduğu gibi korunmak için büyük bir çaba gösterilir. evrende değişiklik yapmak hususunda gösterilen yegane çaba “m sınıfı” (yaşanabilir) gezegenlerin sayısını arttıracak projelerdir.


- star trek insanının yegane düşmanı, kendisini ve başka türleri kendisinden aşağı gören, kendisinin başkasından üstün olduğuna ve başkalarının hayatlarına müdahale edebileceğine inanan şerefsiz türlerdir. bunlarla mümkün olduğunca savaşmamaya çalışsa da, çatışmaları mümkün olduğunca sorunsuz atlatma gayretindedir.

daha bir çok şey söylenebilir elbet hakkında. şimdilik bu kadarla kalalım.

bir de işin diğer yüzü, yani gerçek hayattaki karşılığına bakalım.

- star trek vefalı bir dizidir. oyuncularına saygı gösterir, herbirinin kariyerini geliştirecek roller verir ve onların kişisel özelliklerine saygı gösterir. original series’den tng’ye, dizide yetişmiş oyuncular, hem dizide hem filmlerde yönetmenliğe kadar varan sorumluluklar almışlardır.
- star trek yaratıcıdır. biraz iddialı olacak ama, sinemada seyrettiğimiz her bilimkurgu filmi, bilgisayar oyunlarında kullanılan her bilimkurgu teması, daha önce bir star trek bölümü olarak seyredilmiştir. ama çok daha ahlaklı bir biçimde, çok daha insani bir yöntemle.

AZOT! Element? Hayır!!

Dün pek sevdiğim fistikyesili.com üstünden kazandığım biletle gittim izlemeye.
Oyundan çıktığımda artık gülmekten yorulmuştum!




Programları güzel hazırlanmış flash sitelerinde var, siz de görün bir kere; ikinci için gerek olmayacak tavsiyeye.
http://www.aklaziyanoyuncular.com/

Fair to Midland

fair

Bilemem sizlere Serj Tankian ismi ne ifade ediyor. Veya System of a Down? Evet o grup. Bu adam da o grubun vokali.

Ama yıllar geçti, bizlerin ergen genç zamanlarıyla beraber adam da olgunlaştı, ki S. O. D.’ın son albümü ilkine göre çok daha iyi müzikal olarak ve gerçekten özgün gruplara vesile olan Serjical Strike plak şirketini kurdu.


Gerçi sonra Universal grubuna sattıysa da muhteşem keşifler yapmakta hiç gecikmedi. Benim için en büyük keşfi de Fair to Midland grubu oldu.

Grubun üyeleri şöyle:

Brett Stowers (davul)
Cliff Campbell (gitar)
Darroh Sudderth (vokal)
Jon Dicken (bas gitar)
Matt Langley (klavye)

Grup 98 yılında kurulmuş olsa da, bir iki canlı performanslarını izleyen Serj Tankian hiç gecikmeden onları şirketine bağlamış ve özgünlüklerini daha da desteklemiş. Ve ortaya dinleyeni kendine bağlayan Fables from a Mayfly: What I Tell You Three Times Is True albümü çıkmış.

Grubu hakkında böylesine laf ettirmeye neden olan etken, tarzı. Adamlar progresif etkili alternatif rock / metal (ki bilen bilir, bu ikisi pek yan yana gelmez) yapıyorlar ve klibi olan tek şarkıları buradan ulaşabileceğiniz “Dance of the Manatee”. Dinlerken netçe anlaşılıyor progresif ve alternatif rock / metal birleşirse nasıl oluyor…

Hatta bir de canlı izleyin nasıl oluyor. İsterseniz de klipsiz dinleyin sadece. Hazır başlamışken grubun web sitesine de buradan uğrayın.

Keyifli dinlemeler!

iPod / iRaq


Amerika'da çeşitli yerlerde boy göstermiş güzel posterler.
Alkışlıyorum!

Sentenced




Lise zamanlarımdı ilk kez dinlediğimde o albümü.


...


O albüm şu anda dağılmış Sentenced grubundan 2000 yılında çıkmış Crimson’dı. Karanlık ve melankolik atmosferi, metal sertliğinde davul ve gitarlarla birleşmiş ve o zamanlar içinde bulunduğum kara sevda acısıyla el ele tutuşmuş beynimden vurmuştu. Bana güneşli günde deniz kenarında bile mutluluk yoktu..



Sonra kasetçileri dolaşırken Frozen’a rastladım, bir önceki ve çok daha melankolik ve ölüme yakın albüm. O lanetli güzellikteki notalar vasıtasıyla ne derinlere indim o zamanki “dünyanın en talihsiz ergen genci” yanılsamamla. Evet içinde bulunduğum ruh hali şu andan bakınca adeta şaka gibi. Fakat her acı zamanında büyük, her ruh durumu kendi bağlamında güzel.



2003 yılında yeni bir dalga geldi ve grubun içinden çıktığı soğuk ve karlı Finlandiya’yı anımsatırcasına; ismi de The Cold White Light idi. Yani “Soğuk, Beyaz Işık”. Sentenced bunda da Sentenced’dı. Hala yaralıyor ve tuz basıyordu yaralara. Hele “Everything Is Nothing” ile “düşüşünü ve sonunu göreceğim, gözlerini son kapatacak ben olacağım. Ve affetme beni hiçbir şey için, çünkü bunu istedim…bunu yaptım…” sayesinde, hemen ardından giren solo ile beraber zaten fırtınalı üniversite yıllarıma damgasını dağladı acıyla.



Tam bu kadar acı, bu kadar arabesk yeter derken Sentenced son kurşunu attı. Ama hayır, artık kalp sertleşmişti ve sadece sıyırdı bu mermi. Ancak bu son mermi, tam anlamıyla son mermiydi; bir daha Sentenced albümü olmayacaktı. Olsun, eldekiler yeterdi. Bu albüm de alıştığımız Sentenced’den biraz daha mutlu ve sert olsa da, Sentenced’di yinede, candı.

Aslında bu yazıyı Sentenced vokalisti Ville Laihiala’nın yeni grubu Poisonblack için yazacaktım ama atalardan bahsetmeden çocuklardan bahsetmek olmaz. Ayrıca,

My brothers they ask me:
"Do you recall anything from yester-night, no?"
They laught at me and go:
"Nothing at all? Well, it must been an evening of joy"
My brothers they tease me:
"Do you remember anything from yester-night, no?"
They laught at me and go:
"O sure you do, we buried our little sister Hope"

Guilt and Regret and me - what a twisted family we are
Guilt and Regret
O god, how I hate you both from the bottom of my heart

Kardeşlerim sordu bana:

“Dün geceden bir şey anımsıyor musun? Hayır?

Bana güldüler ve dediler:

“Hiçbir şey mi? Eğlenceli bir gece olmalı”

Kardeşlerim sataştı bana:

“Dün geceden bir şey hatırlıyor musun? Hayır?”

Bana güldüler ve dediler:

“Hatırlarsın kesin, küçük kardeş Umudu gömmüştük”

Kabahat, Pişmanlık ve ben – ne buruk bir aileyiz biz

Kabahat ve Pişmanlık

Tanrım, sizden tüm kalbimle nefret ediyorum.

Diyen bir grup da bahsedilmeden geçilmez..

Yararlı siteler:

www.sentenced.org

www.myspace.com/sentencedband


Uzun zaman

Uzun zaman oldu birşey yazmayalı ama suç bende değildi ki! Suç telekomdaymış; bugün anladım. Sonra gittim hosts dosyasına gerekli IP numarasını ekledim ve ta daaa!!

Neyse, uzun zaman oldu dedim ya neler yaptım bu uzun zamanda?

Hmm mesela yıllık iznimin bir bölümünde Rize'ye gittim.



Yaylalara çıkmadık ama Rize'nin içinde epey gezdik; en kayda değer yer de Çaykur'un tesisiydi. İşte oradan bir fotoğraf. Bu arada, çay 300bin lira. :)



Kazara bulaştığım bu karede Rize'nin denizi ve yeşilinin panaromik bir görüntüsü var.





Bu da Rize'nin toprağının havasının iyi olmasından geliyor sanırım. Çok fotoğraf var, solda palmiye sağda çam. :)




Bu da Rize'nin içinden bir görüntü. Burada görülmüyor ama yeni inşaatlar en az 10 katlı apartmanlar! Ben 13. kata bi eve misafirliğe gittim mesela! :) Ama normal bu; yer yok genişleyecek ve deprem riskin de kayda değmeyecek kadar az.


___________________________________________

Rize dönüşü de apayrı hikaye. Normalde dönüş uçağım Cumartesi 2130 idi. Fakat erken dönmek istedim ve düşünürken dedim Ali biradere gidiyim bari Bursa'ya. Sonra aradım herifi "hacı geliyorum sana yarın, hazır ol beni alırsın hava alanından alırsın" dedim ve biletimi aldım Bursaya. Uçak tabii :)
Ardından sonraki gün de bir daha aradım adamı dedim "ee geliyorum, hazır mısın?". Bunu duyan Ali dedi ki "Oluuum, ben şu an İstanbul'a gidiyorum!?!?" Velhasıl hayvan herif benim SONRAKİ hafta geleceğimi zannetmiş ve Bursa'dan eve, İstanbul'a dönmüş. Grrrr
Neyse, gidersin bir tane daha bilet alırsın (ühüü) bu sefer İstanbul'a. Çok şükür beni aldı Sabiha Gökçen'den de kalbimi aldı. :)

Vur dışa



sevgili tevekkeli

eskisi gibi dışavurum destanlar yazmayı ne kadar özledim biliyor musun? veya ergen ergen isyanlarda bulunmak. bak aha şimdi bile elim gitmiyor yazmaya, iki cümle arasında onlarca saniye var.

peki bu dediğim "dışavurum destanı" kocaman ve eski bir ex-blogum? bilirsin, orayı bıraktım. yine bilirsin ki msn space platformu çok kullanışsız. ama bir şekilde dışa da vurmak lazım içteki asidi. yoksa keskin sirke küpüne zarar misali yine bir yerden dokunacak ucu bana. hatırlarsan sırf bu yüzden askerden muaf olduk ve yine sırf bu yüzden her hafta bacaama iğne yapıyorum. nası acıyo ama dmi? hohoho

o iğneyi her yapışın senin için bir mana ifade etsin, bunu sakın unutma. bir daha seni o yola sürükleyen saçma hatalara düşme. bu arada biliyorum iğneyi yapan sen değilsin benim ve bu yazı da sevgili tevekke bilmemne diye başlamıştı ama mazur gör, saçmalama hakkımı kullanıyorum.

hem de öyle saçmalıyorum ki dışarıdan biri görse şaşakalır; takım elbiseli bilmemkim bey hebele hübele tatta yazı yazıyor heyecanla!! uuu vay vay vay.bi de kafası kel bunun!! tehelooooy

DURUM RAPORU, JD Version

DURUM RAPORU-1

Tarih: 24 Mart 2009/Salı

Saat: 2009'un 83. 11:23'ü

Yer: İş

10 gün sonra gideceğim yerden gelen yazı keyfime keyif kattı, heyecanlandırdı ama aklıma da The Decemberists - We Both Go Down Together'ı getirdi. Sanki hiçbir şey gerçekten de güzel olamazmış, olmayacakmış gibi. Evet bırakmam lazım bu temelinde korku yatan şüpheci tavırları. Ben karagoncolos'u severim ve ona güvenirim. Budur...


...Bu da noktadır, the decemberists'dir.





DURUM RAPORU

DURUM RAPORU-1


Tarih: 23 Ocak 2009/Cuma

Saat: Serkisof horozlu saat: 21:49

Yer: Ev(im)



Ketumum. Kendime bile. Ağlayamayacak kadar. Kafam da çok karıştı.



Düzenleyen: ...

(görsel mola) (ha-ha!)




DURUM RAPORU-2

Tarih: 23 Mart 2009/Pazartesi

Saat: Tahminen 01:00

Yer: Evim.


Sobayı ikinci kez yakmasam iyiydi, biliyorum. Ama bu bahar üşümeye tahammül edemeyeceğim; hele ki aşkı(!) içimde pek derine gömdüğümü sandığım bir yerleri yakarken. Sanırım mideme saklamışım. Yoo, karıştırıyorum. Midemin yanması bir sürahi kahve içmemden. Evet, bugün de yemek yemeyi unuttum. Akşam açlıktan mideme sancılar girince de, yemek yemek için çok geç olduğuna kanaat getirerek kahve yaptım. Oysa kahve için de çok geçti, kestiremedim.

10 gün sonra JD geliyor. Bu tatilimizin şarkısı: Let's Take a Trip Together.. Ve, we'll headlong into the irresistible orbit..



Karar: Durum raporuna 'karar' eklemek de neyin nesiymiş? Cevaplıyorum: yeni adetmiş.

Karar: Bu defter(görükmez burdan) peşin sıra dağlara çıkarıla, yazıla, çizile.. Defterin peşi sıra da boya kalemleri takıla!



Düzenleyen: ...

Yolgeçen