Sayfalar

Koleksiyon 1: Bardak Altlığı Koleksiyonu(m)

Ecnebilerin beer coaster, bizim de bardak altlığı deyip geçtiğimiz değişik gramajlardaki renkli ve dizaynlı kartondan basılmış yuvarlak veya kare şeyler...Kimine göre sadece bir araç, bana ve benim gibi obsesif koleksiyon meyilliler için de amaç. Evet amaç, bardak altlığı koleksiyonu yapmak amaç. 
Bunun için neler lazım? 

a. Bir amacın kişisi olabilecek düzeyde tutku. 

b. Eldeki parçaları güzelliklerine kanıp bardak altlarında harcamayacak bir irade. 
c. Gezintiye çıktığında masaları kesecek araştırmacı bir göz. 

d. Elde olmayan bir parça görünce içeri girip rica edecek cesaret. 
(çalmıyoruz! cık cık cık) 

e. Biriken parçaları saklayacak ve 3 yaşındakilerden uzak tutacak güvenli bir mekan. 
f. Daha çok insana ve parçaya ulaşmak için daha geniş bağlantı ağı, twitter friendfeed facebook v.b. 

g. Eline geçen parçaları göndermekten üşenmeyecek arkadaşlar, 
bkz. aşağıdaki fotoğraf 
PS: Berlinden gelecek 4 altlık da yoldadır. Temmuz ayında bir parti Almanya ve ABD karması daha gelecek.

h. Ciddi koleksiyonerlik için gerekecek para, bunları satan yerli yabancı çok var! Aslında bu bir koleksiyon etiği meselesi. Ben çok param da olsa parayla satın almam mesela. 



 

Yaklaşık 3 yıldır biriktirdiğim ama son iki üç ayda ciddi bir çaba harcadığım bardak altlığı koleksiyonum şu anda 60 - 70 parçaya ulaşmıştır. Niyetim, yukarıdaki maddelerin özellikle f bendinde daha çok durup daha çok yurt dışından bardak altlığı gönderilen biri haline gelmek. 

Modelim Vladimir Gerlish'tir. Koleksiyonu 12 yaşında başlayan adamın şu anda 106 ülkeden 14623 tane bardak altlığı var!! Bu hayvan evladı kadar olmasam da, neden en azından mesela 250 tanem olmasın ki? 
Ha bu arada unuttuğum son madde: ı. Özlem Akın veya Seda Arkan misali gönüllü arkadaşlar :) 

Koleksiyonumu takip etmek ve katkıda bulunmak isteyenler için: 



Paylaş






That Boy Needs Therapy V: Dayak Cennetten Çıkmaz..



Evveliyatı için:
bkz. http://www.tahinpekmez.org/?m=show&sa=3356 
bkz. http://www.tahinpekmez.org/?m=show&sa=3535
bkz. http://www.tahinpekmez.org/index.php?m=show&sa=4028
bkz. http://tahinpekmez.org/?m=show&sa=6710

En sevdiğim danışanımdan bahsedeceğim sizlere. Evet psikologların da danışanlarına karşı hisleri olur. Neticede biz jetonlu kola makinesi değiliz ;)

22 yaşında, erkek, üç kardeşin en küçüğü, 12 yıldır çalışıyor, açıktan lise mezunu, kirli sakal, ağır hareketler, normalden yavaş konuşma, duygu belli etmeyen bir surat, zayıf el sıkış, kollar kavuşmuş oturma, kesintisiz göz teması.

Kendisi İstanbulda doğmuş. Ailesinin sosyo ekonomik düzeyi ortaymış ama kendini hep sorumlu hissetmiş ve çocukluğunda çalışmaya başlamış. Okul ve çalışmayı bir arada götürmüş hep. Ama liseyi kaldıramamış bu tempo ve okulu bırakmış. Daha sonra açıktan devam etmiş.

Çalıştığı iş çanta işi. Yıllardır çalışa çalışa uzmanı olmuş ve şu anda çalıştığı yerin ortaklarından biri haline gelmiş. Çanta işi konusunda kendine çok güveniyor ama daha iyisi çıkarsa kapısı kapalı değil, küçümsemediği sürece elini öperim diyor.

Danışan hakkındaki esas hikaye şu; kendi ifadesiyle "hiç eve ait olmadım". Altını araştırınca, babası onu yıllar boyunca nedensiz sayılabilecek şekilde yere sürekli dövmüş. Annesi de hiç karşı çıkmamış. Sokakta bile babadan dayak yediği için, komşuları bir keresinde çocuğun onlardan olmadığını söyler olmuş.

Bu dayaklar 17 yaşına kadar devam etmiş. Bir gün evden kaçmış ve bir yıl kadar dışarıda arkadaşlarında yaşamış. Ailesi sık sık geri çağırmış. Kendisi bir yıl boyunca yüz vermemiş. Akabinde geri dönmüş. Ama bakmış dayak yine aynı, nalet gelsin diyip tekrar evden kaçmış. Bu kaçaklığı babasının kanser teşhisi alıp onun geri çağrılmasıyla olmuş. O teşhis bir kırılma olmuş. O andan sonra danışana bir daha hiç eskisi gibi davranmamış. Davranacak da olsa danışan hazır, "pişman ederim bana el kaldıranı"

Bana geldiğinde, daha doğrusu annesi tarafından gönderildiğinde sorunu "çabuk öfkelenmek ve öfkelendiğinde gözü hiçbir şeyi görmemek" idi. Bu problemli ve uyum bozukluğu yaratan bir davranıştı. Seanslarımız boyunca odak noktamız da bu oldu.

Evet bu danışanımla görüşürken "babanın nedensiz dayağı" olgusunu şimdilik beklettim. Annenin çocuğunu korumamasını da. Her ikisi de engin sular ve amacımızdan uzağa taşıyacaklar.

Şu anda vardığımız noktada, öfkesini hafiften de olsa kontrol edebiliyor. En azından öfke yaşantılarında statü farkına göre daha düşük öfke puanları verebiliyor. Ve daha da sevindiricisi, öfkesinin yükselmeye başladığının farkına varıyor artık. Bu yükselen öfke durumlarında kendini geri tutacak eşya olsun kişi olsun bir müttefik arayışında. Çünkü kasten adam öldürmenin 24 yıl olduğunun çok iyi farkında...

____


İnsanın insanı dövmesi kötü bir şeydir. Daha kötüsü, babanın çocuğunu dövmesidir. En kötüsü de babanın oğlunu nedensiz yere dövmesidir. Dövülmeden dolayı hem çaresizlik gelişir ve bu da genel manada depresif bir perspektife götürür. Fizyolojik sıkıntıları saymıyorum! Üstüne bir de nedensiz olunca özellikle küçük çocuklar zihinlerinde hiçbir yere oturtamaz ve şiddeti düşük olsun olmasın tam anlamıyla travmatik bir yaşantı haline gelir.

Karşımızdakini dövmek baba / anne - çocuk ilişkilerinde çözüm değildir. Sadece kendi öfkemizi çıkarmış oluruz. Ama karşımızdakinin o anda veya gelecekte hisleri?


That Boy Needs Therapy IV: YANSITMA-san daha iyi olur..



Dün bir danışanımla başladık görüşmeye.
Kadın; 32 yaşında, orta okul mezunu, 15 yıldır tekstilde, 3 aydır işsiz, 3 kız kardeşten en büyüğü, 2. evliliği, bir tane 15 yaşında erkek çocuğu var. görünüşü sade, giyim kuşam mevsime uygun, mimikleri ifadeyle tutarlı, ses tonu orta-sakin, duygu durum stabil.
Neyse işte bu kadın bana geldiğinde "oğlumla derdim var" diye girdi konuya. Anlattı anlattı anlattı ve bu arada ben de işimi yaptım, çeşitli sorular sordum, bir çerçeve tasarlayıp ilk seans için bende kalan bir hipotez kurdum. 45 dakikalık görüşmenin rahat 30 dakikası onun oğlundan kaynaklı problemlerle böylece geçti. Oğlu da (annenin ifadesine göre çok hareketli bir çocuk, ne oturup dersine konsantre olabiliyor ne de ilgilendiği bir şeyle uzun süreli ilişki kurabiliyor ama bu yıl eskiye göre kendi kendine biraz hafiflemiş, artık eşyaları eskisi kadar çok kaybetmiyor veya dürtüsel para harcama davranışı çok hafiflemiş. ama yaptığı işleri genelde kendi kendine yapmazmış. ayrıca dış çevrenin güdümünde biriymiş ve takdir edilmek onun davranması veya davranmamasını etkilermiş.) teşhis almamış bir DEHB (dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu)
Tüm bu bilgileri çıkardığım 30 dakikadan sonra görüşmenin rotasını bana gelme nedeni olan oğlundan çıkarıp kendisine yönettiğimdeyse, perde açıldı, maskeler düştü ve neyin ne olduğu anlaşıldı. Açıkçası bu kadar hızlı çözülmesini beklemezdim. Ama demek ki çoktan hazırmış. Bir manada sevindim. Çünkü artık ayak oyunları aşaması bitmiş ve direkt yaklaşım başlamıştı. Ayrıca rahatladım da, çünkü artık o an orada olmayan bir kişi ile uğraşmak yerine hemen karşımdaki "ele alınabilir" kişiye dönmüştük. İşte kendisine dönüşüm de görüşmenin kırılma noktası oldu bir bakıma; duygulandı ve ağlamasına izin verdim bir süre. Ardından kendini toparladı ve anlatmaya devam etti.
Görüşme ses kaydı ile kayıt edilmiş olmadığından sizlere trankript dökemeyeceğim ama bu kırılma noktasından sonra ortaya çıkana göre, anne oğlunu övmez; bilakis ne zaman hata yapsa yüksek sesle kızgın halde tepki verirmiş. hayır dayak olmamış fakat ödüllendirme de olmamış, yapıcı eleştri de. Ondan ziyade, görüşmeye gelen kadının annesi ona hiç öyle yapmamasına rağmen, oğluna "sen zaten yapamazsın" veya "bırak boşver, beceremedin yine" minvalli tepkiler vermiş durmuş..
Bu çıkan sonucun kimilerine komik gelebilecek bir çelişkisi var. Anne, oğluna olan yaklaşımının yanlış olduğunun farkında. Oğluna yaptıklarının kendisine yapılması role playimizden bunu her ikimizde çok net gördük. Fakat farkındalığına rağmen, aksi yönde adım da atmamış. Daha doğrusu atamamış. O enerjiyi bulamamış kendinde. Daha da doğrusu, kendisini çoğu konuda doğruyu yapabilecek biri olarak hiç görmemiş. Ve bu yüzden de hep kolay yolu, kızmayı seçmiş. Bu aslında bir nevi yansıtma. Kadın kendinde gördüğü değersizlik halini çocuğunda da görmeyi bilinçdışı düzeyde istiyor gibi.
Özetle, kadının durumu depresyon diye bağırsa da üstünde biraz daha çalışmaya değer bir vaka bence. Çünkü hem burada yer vermediğim, hem de görüşmede hızlı geçilmesine göz yumduğum kimi noktalar var.

Burası da çıkarılacak sonuç bölümü:
a/ Çocuklarımızın yapamadıklarından ziyade yaptıklarına odaklanmak hem onları daha öz güvenli yapar, hem de muktedirlik hissi oluşturarak dışa olan bağlılıklarını azaltır.  
b/ Ne kadar kötü şeyler yaşarsak yaşayalım, sorun çoğu zaman çocukta değildir. Sorun %80 bizde veya aile sistemindedir. Ama terapiste "oğlum şöyle kızım böyle" diyip gelmek bir nevi savunma stratejisidir. 
c/ Sorunun çocukta olduğu durumlarda da çok yüksek ihtimalle aslında ebeveynlerin veya her ikisinin bir sorunu çocuğa yansıtılmıştır. Ve çocuk da nasıl başa çıkabileceğini bilmediği sorunla başa çıkmak için "çözülmesi gereken problem" olarak algılanan durumlar gelişmiştir. 
d/ Kimi durumlardaysa, çocuk "günah keçisi" haline getirilmiş ve ebeveynlerin çatışmaları sürtüşmeleri vs. çocuk üstesinden gitmektedir. Bu yüzden sağlıklı olmak isteyen bir ailenin, sıkıntıları kendi aralarında ve çocuklara yansıtmadan ve onları "anne baba" sistemine katmadan çözmeleri en hayırlısıdır. 


Paylaş

Bakış Açısı





Söylediklerinize dikkat edin; düşüncelere dönüşür...   
Düşüncelerinize dikkat edin; duygularınıza dönüşür...   
Duygularınıza dikkat edin; davranışlarınıza dönüşür...  
Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınıza dönüşür...   
Alışkanlıklarınıza dikkat edin; değerlerinize dönüşür...  
Değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür...   
Karakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür...


Gandi'den yaptığım bu alıntı, "hayata bakış açımız" konusunun önemini tek başına açık açık gösteriyordur tahminim. Kendisini bizim Kognitif Modelde (Bilişsel Model) de bulmuş bu düşünce>duygu>davranış bağlantısı aslında hayatımızın tam ortasında bir yerde ve tüm davranışlarımızı yöneten bir pozisyondadır. Bu gerçeği destekleyen bir başka örnek olan "fil ve 5 kör adam" örneği de gösterir ki "nasıl bakarsak öyledir hayat".

Nasıl bakarsak öyledir hayat. Az çok şahsen hiç hazzetmediğim bir kitap olan Secret-vari dursa da, biraz düşünün. Mesela kendi hayatınızı. Mesela şirkette yanınızdan geçerken omzunuza sertçe çarpmış iş arkadaşınızı. O çarptığı ve siz elinizdeki evrakları yere düşürdüğünüzde ilk anda ne hissettiniz; Öfke? Şefkat? Öfke hissedenleriniz "salak, dikkat etsene!!" şekline düşündü ve içselleştirdiği saldırganlık modeli ve ast/üst ilişkileri uyarınca bir dışavurum yaptı veya yapmadı, sonraya sakladı. Şefkat hissedenler "yazık, kim bilir ne vardı aklında" diye düşündü ve herhangi bir davranışta bulunmadan yere dağılmış evrakları toplamaya başladı. O olay da orada kapandı.

Bu fazlasıyla basmakalıp örnekten görüleceği gibi de, bizim bakış açımız o anki duygumuzu, düşüncemizi ve davranışımızı belirledi.. Eğer "tüm iş arkadaşlarım bana düşman" benzeri bir inancımız (ara inanç) olsaydı yüksek ihtimalle öfke duyabilirdik omuza çarpıp elimizdekileri düşürten kişiye. Hatta algıda seçicilik bağlamında, başımıza gelen olaylardan hep keyfi çıkarsamalar yapar ve tüm olan bitenleri zararımıza olarak yorumlardık. Böylelikle de "tüm x/y/z bana düşman" veya "hep beni bulur" gibi her seferinde doğruya götürmeyen inançlarımız da kendini besler dururdu. Bu yüzden de derinden bir huzura, köklü ve gerçek bir mutluluğa bir türlü ulaşamaz ve yelkensiz gemi gibi oradan oraya sürüklenebilirdik. 

Durum tespitini yaptık :) Sonraki adımsa "yeniden çerçeveleme". O daha sonra ;) 



Paylaş






RFID

A Kişisi işe gittiğinde kapıda güvenliğe günaydın deyip geçiyor.
B Kişisi işe gittiğinde elindeki giriş kartını kart okuyucuya sokup çıkartıyor ve sisteme "B şu saatte giriş yaptı" diye işleniyor.
C Kişisi işe gittiğinde personel kartını turnikeli kapıların üstündeki okuyucuya yakın tutup sisteme "C şu saatte giriş yaptı" diye işleniyor.

A geçmişte kaldı, B ve C de günümüzü temsil ediyor. Gelecekteyse bir D çıkacak ve kişi yine güvenliğin önünden ve yine özel bir kapıdan geçecek. Ama bu sefer herhangi bir şey okutmayacak. Çünkü okunacak şey direkt kendisinde olacak. Meali, deri altı yapılan bir operasyonla içine minik bir çip takılacak ve bu çip de radyo dalgaları vasıtasıyla sinyal verecek.

Aynı D mesela iş çıkışı markete gidecek ve sepeti alıp bakınmaya başlayacak. Üstünde para var mı yok mu kaygılanmasına gerek olmayacak. Çünkü sepete attığı şeyler daha o atarken banka hesabından düşecek!
Yine aynı D, diyelim ki ortamlara akmak isteyecek. Statüsü de yüksek bir kişi halihazırda. Gece klübünün tekinde VIP sayılan bir kişi. Klübe girerken tek yapması gereken, taşıdığı o klübe uyarlı çipi okuyucuya tanıtmak olacak. Akabinde tüm kapılar o vip statüsüne göre açılacak, yapacağı tüm harcamaları o girişte tanınmış vip'in hesabından akacak.


Bu bahsettiğim bilimkurgu senaryosu değil. Tüm bunların adı RFID denen teknoloji. Türkçesi

 "radyo frekans kimlik belirleme" olan bu teknoloji hayatımızdaki kimi süreçleri kolaylaştırma adına iyi iş çıkaracağa benziyor. En basidi arabalardaki "immobilizer". O anahtarlar tamamen bu teknolojiye bel bağlamış güvenlik ara birimleri. Veya "çipli para" dedikleri mevzular. Düşünsenize, ben bir ülke olarak bastığım tüm paraları GPS ile takip edebiliyorum! hadi parayı geç, mesela köpeğimi! Yada özenti özenti yaşayan ergen oğlumu. Yada işlettiğim otoparka giren çıkan araçları. Ayrıca şirketimin stoğunu da takip ediyorum, ulaştırmasını da.

Ki bunlar bu teknolojinin şu anki kullanılan veya yakın gelecekte planlanan alanları. Bu sabah sabah üstün körü düşünüşle akla gelen fikirler, oturulup düşünülürse çok daha uç boyutlara çıkabilir ve takip işinin boku çıkabilir. Şu anda her adımda takip edildiğimizi düşünenler, böyle fazla kaygılanmak için aceleci davrandılar; TC kimlik numarası hiçbirşeydi... 



Share






Pazar!


Ben ve benim gibi çalışan kesim için Pazarın anlamı büyüktür. Çünkü genelde malaklık hakkımızı kullandığımız tek gündür bu gezegenliğiyle oynanan Pluto kadar yalnız ve mahsun gün. Bu ayda dört kere tanınmış hakkı da sonuna kadar sömürmek isteriz ve olur da o gün de bir işe koşarsak, kolay kolay gönüllü olmaz. :) Ayrıca Pazar atmosferi de bir gariptir genelde. Bulunduğumuz yerdeki tüm gürültü unsurlarını kapatıp, hiçbir şey yapmayıp hareketsizce durup dinlersek etrafı, ancak ufak tefek önemsiz sesler düyarız. Sankli bizimle beraber tüm kainat da kendini dinlenmeye almış gibi. Kuşlar bile pek isteksiz şakıyorlar valla :)

Share






House M.D.



"Seri katil" adında bir sıfat vardır. Onları biliriz az çok, acıma - merhamet - pişmanlık olmadan cinayet işleyen adam veya kadınlar. Hepsinin paylaştığı bir psikolojik bozukluk vardır. Adı "antisosyal bozukluk"tur. Bu "antisosyal" insanlar, insani dediğimiz kavram ve kalıplara uzaktır. Genelde işsiz güçsüz halde yaşar yada hapishanede müebbetle çürür, çoğu zaman da idama layık suçlar işleyip gözlerini kaparlar.
Anti-sosyallik bu kadar tü-kaka bir şeyken, kontrasların çekiciliğinden yola çıkan dizi sektörü tarihteki belki de en kontras işi yapıp Gregory House adında anti-sosyal (kişilik bozukluğu) bir karaktere hayat verdi. Hugh Laurie'nin canlandırdığı Dr. Gregory House karakteri ve House MD. dizisi bir medikal drama tanımlara göre.
Adı üstünde doktor. En ideal doktordan nasıl olmasını bekleriz? Sevecen, sıcak, güler yüzlü, yakın duran, ilgili ve empatik. House'tan ne görürüz? hazır cevaplık, ukalalık, sinirlilik, ben merkezcilik, bencillik, vicdansızlığa varan dürüstlük, duygularla işi olmama, bağlanmaktan kaçınma, madde bağımlılığına meyil, adli suçlar işlemede cesaret ve eminim ki kaçırdığım başka şeyler.
 Ama herşeye rağmen, pek çok hastahaneden atılıp şu anki hastanesinde Amerika'nın en iyi teşhis doktoru olan, bütün gün eziyet çektirdiği takımıyla beraber birbirinden ender vakalara ve vicdanı ikilem yaratan durumlarla ilgilenen de bir doktor. Dizideki tıbbi konuların işlenişine bakarsak da birebir konustuğum tıp sektöründeki hemşire ve doktor tanıdıklarıma bakarsam da on numara! ER'dır, Nip Tuck'tır, Grey's Anatomy'dir ve hatta Doktorlar'dır hepsi medikal drama sınıfında diziler. Ama başrol karakteriyle bu kadar isim yapan - ki dizinin adı House MD - ve 2 Altın Küre, 4 Emmy ile 28 tane başka ödül alıp 76 tane de ödül adaylığı olan bu dizi bence tam anlamıyla tambs up ve must see kategorisindedir. 


Share


Çözüm Odaklı Terapi Yaklaşımı


                                          
Yalnız ülkemizde default halkı sigortasız ABD'ye göre daha iyi haldeyiz. Hastanede beklesek de en azından genelde cüzi miktarlarda para verip, süreci zaman zaman bıkkınlık verse de sağlık hizmeti alabiliyoruz. Ama "sağlık" kavramının diğer ayağı ruhsal sağlık alanındaysa pek o kadar da değiliz. Bilmiyorum özel sağlık sigortaları psikolog / psikiyatrist seanslarını kapsıyor mu ama bildiğim birşey var; ABD ezelden beri karşılamış durmuş. Adamlarda para ve kaynak bolmuş, ferah ferah desteklemişler seansları. Seanslar derken de, psikanaliz seansları bunlar! Hani güldüğümüz Freud'un ekolü. Tamam adama gülsek de özellikle edebiyat alanında büyük etkileri olmuş olan bu zatın yolunu izleyen terapi ile insanlar 2 yıl 3 yıl 4 yıl devam etmişler her hafta aynı kişiye gidip divana uzanıp terapisti görmeden gözlerini kapatıp serbest çağrışım yapmaya veya rüya yorumlatmaya.

Ama 80lere gelince sistem (sigorta sistemi) fark etmiş ki bu işin adeta cılkı çıkmış ve bitmek bilmez - öyle o kadar da ucuz olmayan seanslar ağır gelmeye başlamış. Bunun sonucu olarak da ilk tepki, terapi seanslarını kapsamdan çıkarmak veya kısıtlamak olmuş. Tabi bunu sonucunda da ekmeğini bundan kazanan psikolog/psikiyatr tayfası da napsak napsak? diye düşünürken, akla "brief therapy" olayını geliştirmek gelmiş. Tabi yola böyle çıkılmamışsa da varılan noktada görülmüş ki yıllar süren, sorunu bilinçaltında olduğunu varsaydıkları penis kesilme kaygısı veya penise imrenme veya saldırganlık güdüsü ile "açıklayan", terapiler ile kısa süren yöntemleri kıyaslayınca, daha kısa sürenler de gayet etkili. Hatta çoğu alanda psikanalizi bile geçmiş. Hatta şu anki en yaygın ekol olan Bilişsel (Davranışçı) Terapinin kurucusu Beck de Üstüne sigorta şirketleri de tamam deyince, bu tip yeni nesil terapi yöntemleri bir bir kuramsal bazda kurulup, klinik ortamlarda geliştirilmeye başlanmış.

Bu yeni ekol yöntemlerin biri, Kısa Süreli Çözüm Odaklı Terapi, ise orjinali "solution centered brief theraphy" olan bu metodomuzun ilk yararı, adı üstünde, kısa süreli olması. Tabi kısa süreli derken? Süresi yaklaşık 5 - 6 hafta süren bu terapi psikanaltik yaklaşım veya davranışçı / bilişsel davranışçı ekol gibi sorun aramıyor. Onun yerine karşıdaki danışanın geçmişini çoğu yerde göz ardı ederek o an "neyin değişmesini istediği" sorulup onun üstünde çalışıyor.

Seanslarında "pacing" ve "leading" adında "yanında sürümek" ve "götürmek" yada "önderlik etmek" gibi karşılıkları olabilecek yollar izlenerek önce danışan ile aynı frekansa iniliyor ve danışman danışanla aynı dili konuşmayı amaçlıyor; bu da en önemli unsur olan terapiste güveni kuruyor. Bunun için de örneğin 15 yaşında World of Warcraft hastası offline yaşayan çocuğa sanki hiç duymamış gibi oyun anlattırılıyor. Oyun "gerçek merak" adındaki varsayıma göre merak ediliyor! Veya karşıdakinin mesleği / hayatını doluran ilgisi neyse onun üstüne odaklanarak, danışanın gerçekliği ortaya çıkıyor.

Ardından da sıra soruna geldiğindeyse, iş biraz son zamanların pozitif psikoloji yaklaşımlarına kayıyor ve danışanın şikayeti dinlenip yeniden çerçeveleme (reframe) yapıyor. Örneğin, Danışan: Ailemin her işime burnunu sokmasını istemiyorum Terapist: Yani ailenin senin kararlarına daha fazla saygı duymasını istiyorsun? Bu ve bunun gibi reframe çalışmalarından sonra ortak bir amaç belirleniyor ve süreç devam ediyor.
Pacing ve leading demişken de ayrı bir paragraf açıyorum. Bizim buralarda "suyuna gitmek" dediğimiz pacing, danışana yanında olduğunuz hissini vererek, danışmanın kontrolü sağlamasında rol oynuyor. Bu konuda bir anektod aktarayım;

İsrailde bir travma servisi psikoloğu ihbar üstünde mekana gidiyor. Bir bağnaz yahudi baba iki katlı evin alt katında daireler çizerek öfkeli öfkeli dolaşıyor ve bağıra çağıra kızdığı oğluna öfkesini dile getiriyormuş. Yaşlı baba öyle öfkeliymiş ki ağzından köpükler saçılıyor ve gözü başka hiçbirşeyi görmüyormuş. Bizim travma psikoloğu bakıyor normal laf söz işe yaramayacak, daireler çizen babanın arkasına takılıyor ve onun gibi el kol hareketleri yaparak bağıra bağıra babaya eşlik etmeye başlamış. Bir süre öfkeli babaya arka çıktıktan sonra, yavaş yavaş yine aynı bağırır halde ters de düşmeye başlamış. En sonundaysa o daireler çizen öfkeli baba iyice yavaşlayıp psikoloğa laf yetiştirmeye başladığında, bizim travmacı "gel şöyle oturalım da konuşalım" diye adamla beraber kanepeye oturmuş, öfkeli baba sakinleşmiş ve olay çözülmüş...işte pacing ve leading bu. :)

Zurnanın zırt dediği yere gelirsek;
1/ en başta bilimsel bir önyargıyla bakmış ve psikolog düşünüşüme çok ters geldiğini düşünmüştüm. Ama zamanla bu çözüm odaklı yaklaşımdaki bilişsel yaklaşım öğelerini gördükçe ısınmaya başladım ve bir karara vardım. O da şöyledir ki sanırım bu işin erbabları da bunu söylemiş benden önce: Bu çözüm odaklı danışmanlık çocuklar, ergenler ve depresyon / kaygı ve bilimum çerçeve kaynaklı sorunu olana iyi gelebilir. Ama kişilik bozuklukları veya başka eksen 2 bozukluklarda sudan şişmiş sünger nasıl daha fazla su almazsa, o ölçüde çok zor. Ama tabii diğer çoğunluk için olukça hızlı ve hatta zaman zaman eğlenceli de.
2/ görece kısa sürmesi hem danışanı zaman olarak epey kara geçiriyor ve hem de danışmanın kafasını rahatlatıyor. ama normal psikoterapi vermeye alışmış kişiler için en başta zor, çünkü insan kendini alıkoyamıyor öbür türlü yöntemlerle gitmek, sorular sormaktan.
3/ özellikle çocuklar ve ergenlerde ciddi ciddi psikoterapi yapılamadığı için (bkz. gelişim dönemleri) iş gören bir alternatif yol oluşturuyor. Çocuğu karşıma alıp "bu sende ne hissettiriyor?" diye soramam. Sorsam da "bilmem" der, öyle kalır. Ergen de %95 ailesi tarafından zorla sürüklendiği için içgörü soruları karşısında direnç geliştirip komple kapatabilir.
4/ devletimiz hiçbir biçimde özel psikoterapiyi karşılamasa da, makul fiyatlarla bu yolun izlenmesi çekici sonuçlar doğurabilecektir.



Share






Yolgeçen