Sayfalar

Yeni kuşak şeyler

Eskiden, hani çok da değil, işler daha sıcak, birebir ve güler yüzlüydü. Ama hem dünyada hem de ülkemizde adım adım "yeni kuşak" insan ilişkilerine gidiyoruz. Ürkütücü..


Konuyla İlgili_______________________________

"markette ilaç satışı olacakmış, ilaç fiyatları düşecekmiş, arkadaşlar sütünü yoğurdunu aldıktan sonra yan taraftan da ilacını almak, fazla yorulmamak istermiş. varsın olsun. ben eczacı olucam 1-2 seneye. ve çoğunuz benim kadar bu işin içinde değilsiniz. yüzdeler, yasa tasarısı isimleri verip seni sıkmıycam, kulak ver bi zahmet.

2 sene staj yaptım eczanelerde. sanıyosun ki tüm işimiz "adamın biri geliyor reçeteyi gösteriyor, eczacı raftan ilacı alıp hastaya veriyor ve hasta uğurlanıyor". evet gün içinde karşılaşılıyor böyle durumlarla;

ama bir gün içinde en az beş-altı yaşlı kadın geliyor misal eczaneye. neden biliyor musun? tansiyonunu ölçtürmek için. ne kadar basit halbuki değil mi. aleti var takıyosun hop ölçüyo tansiyonunu. hayır bu kadınlar-adamlar eczaneye geliyor kendini güvenilir ellere teslim ettiğini bilerek. markete gidip büyükannen tansiyonunu bok ölçtürür.

ya da adamın biri geliyor rahatça oturuyor koltuğa, eczacıya ben ilaçlarımı almaya geldim diyor. adam yıllardır buranın hastası, belki bu eczaneye gelmek için yolunun üstünde 5 eczaneyi pas geçip gelmiş. berber-kuaför gibi düşün. insanların alışkanlıkları var. ve bundan mutlular. sen markete gittiğinde bi zahmet beni hatırlayıp "ilaçlarımı verir misin" de bakalım. ilaçlarını mı alıyorsun, azar mı işitiyorsun. reyon görevlin hatırlar seni, merak etme.

sadece yoruldum biraz dinleneyim diye gelip koltuklara oturan onlarca insan var. nerede oturacaklar onlar şimdi diyip duygu sömürüsü yapmıycam, bu mekanların, eczanelerin, halk arasındaki imajından bahsediyorum sana."

Alıntıdır

Roll, Virgül, Kül Öykü, Empire, Rolling Stone


"Roll, Virgül, Kül Öykü, Empire, Rolling Stone... 2009 yılında yine birçok önemli dergi maalesef fazla yaşayamadan yayın hayatına son verdi."


Üzüldüm valla. Hadi tribünlere oynayan Empire'ı geçtim. Ama gençliğin müzikaliteye kavuşması için iyi bir araç olarak gördüğüm Rolling Stone kötü olmuş.

Kül Öykü'ye hiç denk gelmediğimden dolayı bir malumatım yok. Fakat öykü gibi lezzetli bir tarzın elçiliğini yapamayacak olmaları üzücü.

Otizmin Varabileceği En Uç Nokta (?) Artık Mezarda



19.12.09 günü, kalp krizi sonucu Kim Peek 58 yaşında vefat etti.

Kim Peek kimdir?

12.000 kitabı ezberlemiş. Aynı anda iki sayfayı; birini sağ diğerini sol gözüyle paralel okuyabiliyordu.
Bir kitabın her sayfasına sadece 8 saniye bakması tüm içeriği hafızasına yerleştirmesi için yeterliydi.

Kim Peek`e yürüyen kütüphane diyebiliriz.
Hafızasına yerleştirdiği hiçbir bilgiyi unutmayan, yıllar sonra bile aynı bilgi tazeliğiyle sorulan sorulara net cevap veren dünya da ender görülen bir savant' tır.

Savant Nedir ?

Savantın kelime anlamı "bilgin" olarak çevrilebilir. Savantlar sadece bir veya birkaç konu üzerine düşünebiliyor ve o konuda ileri derecede başarı gösterebiliyorlar.

Savantların bircoğu engelli. Bircoğu da otistik veya otizmin daha hafif bir türü olan asperger sendromundan muzdarip. Bazı bilim adamlarının iddiasına göre bu hastalığın belirtilerine Mozart, Beethoven,Newton ve Einstein gibi dahilerdede rastlanmıştır.

4 yıl öncesi, Kim Peek hakkında bir haber;

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, Dustin Hoffman’ın canlandırdığı ‘Yağmur Adam’ karakterine esin kaynağı olan ve hafızasında 9 bin kitap bulunan 54 yaşındaki otistik Kim Peek’i incelemeye aldı.

İNSAN beyninin sırlarına ermeye çalışan NASA, aritmetik hafızası ile herkesi şaşırtan ve bu yeteneğiyle Oscar ödüllü ‘Yağmur Adam’ filmine konu olan Kim Peek’in beynini incelemeye başladı.

Kitapları kısa bir sürede okuma yeteneğine sahip olan Kim Peek’in hafızasında 9 bin kitap bulunuyor. ABD’deki pek çok kentin haritasını da ezbere bilen Peek, dünyada yaşanmış bütün büyük olayları da tarihleriyle hatırlayabiliyor.

Scientific American dergisinde yayınlanan konuyla ilgili makalenin yazarlarından Darold Treffert, ‘Kim’in hikayesi, bize insan beyninin düşündüğümüzden daha yetenekli olduğunu ortaya koyuyor. Tıpkı diğer bilginlerde olduğu gibi, beyninin bir kısmı devre dışı kalırken, öteki taraflarda yaşanan gelişmeler dikkat çekici yeni kabiliyetler kazandırmış. Bu da bize hepimizin kayda değer bir gizli entelektüel potansiyelimiz olduğunu gösteriyor. Ancak Kim ve diğer dahileri inceleyerek, bu güçlerimizi nasıl uyandırabileceğimizi öğrenebiliriz’ dedi.

IQ TESTİNDE VASAT

NASA da uzun uzay yolculuklarında astronotların beyninin nasıl çalıştığını çözebilmek için Kim’in beyninin nasıl çalıştığını deşifre etmek istiyor. Şimdi 54 yaşında olan Kim’in doğduğunda beyin kökünde bulunan beyinciği tam gelişmemişti, ayrıca iki beyin lobunu birbirine bağlayan köprücüklerden bulunmuyordu. 4 yaşına kadar konuşamayan ve küçüklüğünde özürlü olduğu sanılan Peek, ileriki yaşlarda yetenekleriyle herkesi şaşırtmaya başladı. Gerçi IQ testlerinde vasat sayılacak 87 puana ulaşabiliyor, ama bazı alanlarda zirve yaparken, bazı alanlarda da hiç performans sergileyemiyor. Gömleğinin düğmelerini bile ilikleyemeyen ancak hafızasına aldığı kitapları, hangi tarihin haftanın hangi gününe denk geldiğini şıp diye söyleyebilen Kim Peek için babası, ‘Okuduklarının yüzde 98’ini hatırlıyor. Hard diske yazılım kopyalamak gibi, ama Kim’in hafızası asla çökmüyor’ diyor.

Neler yapabiliyor

* Hafızasında 9 bin kitap bulunuyor.

* Herhangi bir tarihin haftanın hangi gününe denk geldiğini söyleyebiliyor.

* ABD’deki bazı kentlerin haritalarını olduğu gibi hafızasına almış durumda.

* Klasik müziğe özel ilgisi var. Dinlediği parçanın hangi bestekara ait olduğunu, ne zaman yazılmış olduğunu hemen söylüyor.

* Dünya tarihindeki büyük olayları, tarihlerini, aktörlerini hatırlıyor.

* Telefon kodlarını, posta kodlarını ezbere biliyor.

* Filmleri, konuları ve oyuncularıyla hatırlıyor.

Yeni başlayanlar için MS / multiple skleroz



günümüzde sıklaşmaya başlamış ms için bir ms hastasının ağzından - ki o ben oluyorum- yazılmış rehberlerden biridir, relapsing remitting adındaki 1.tip versiyon baz alınmıştır.

bir gün durup dururken çift görmeye başladınız, bir iki üç bu geçmedi! sonra gittiniz iyi bir göz doktoruna; baktı baktı dedi ki gözde sorun yok. ardından da bi de şuna baktırayım diye nörologa - nöroşirologa ve bingo! mr'ın gümbürdemesi değmiş, nur topu gibi bir msiniz varmış.

- ms klasik bir hastalık değildir, grip gibi ve hatta kanser gibi bile değildir; geçmez.

- kendinize bir doktor bulun ve hep o doktorla devam edin.

- sürekli iyi taraftan bakabilirsiniz; bu ms milyon tane kişisel gelişim kitabı okumuşsunuz gibi sizi iyi yönde değiştirebilir. neticede iyi kalmak için "sağlıklı yaşam"ı yaşamanız gerekecek = geç yatmayacaksınız, aşırı derecede alkol almayacaksınız, aşırı sıcaktan uzak duracaksınız, size stres yapan durumları elinizden geldiği kadar uzaklaştıracaksınız.

- erkekler: eğer üniversite zamanında ms olacaksanız iyisiniz; askerden otomatik muafsınız
.
- sakın antidepresanla meyletmeyin, doktoru da meylettirmeyin; girdiniz mi çıkamazsınız.

- eskisinden daha çabuk yorulacaksınız, aldırmayın. avonex kılıklı belirli bir periyodda iğneniz varsa iğneden sonra halsiz düşeceksiniz, aldırmayın.

- ms derneği, organizasyonu falan herneyse fazla bulaşmayın. çünkü bu hastalığın seyrinde moral herşeyden önemli ve inanın ki bana, sizden çok daha kötü durumdakiler var.

- hayatınız boyunca (eğer tıpta bu konuda gelişme olmazsa) multiple sclerosis hastasısınız, hayatınızı bu hastalık uyarınca düzenleyin.

- eğer iş yeriniz şukela bir yerse, özürlü raporu alıp bunu beyan ederseniz bir sürü avantajdan yararlanabilirsiniz; erken emeklilik, vergi indirimi, maaşta ufak bir bonus.

- her hastalık farklı gider ve kişiden kişiye değişir. ama ms bunun zirvesidir, annenizin msi bile sizinkisinden farklı olacaktır; onda işe yarayanların sizde de yarayacağını sanmayın.

- üstteki maddeye rağmen, yürüdüğünüz yolu çoktan yürümüş birini bulun. bulun ki o kişi sizin rol modeliniz olsun, nasıl olmanız gerektiği konusunda sizi yönetsin - esin versin.

Vay!


21 yaşındaki ne sigara içen ne de alkol alan ve görüşe göre fiziği de düzgün olan bir Zehra, başını İran usulü örtmüş, gözlerine rimeli çekmiş ve siz kudretli erkekleri kıvrana kıvrana bekliyor.



Açık hali kapalı hali kadar esrarlı görünmeyen bu Zehra'ya tıklamak isteyenler?

...herşey bir yana, biz lse yıllarında mini etekli kızları severdik ve bacaklarına bakmaktan kendimizi alamazdık. Gözlerimiz yukarı doğru çıktıkça, biliyorduk ki vadinin en derin noktasını göremeyeceğiz. Ama heyhat, değerdi herşeye!

Devir değişti, başı kapalı kızın kendine özgü mistisizmi oluştu. Hele bir de gözlerine rimelle uzayan bir çizgi atıp tam masalsı hale büründü. Allah o linkte tıklayanları korusun!

Büyük Başlangıç(ım)



Ve başlıyorum...
Hastaneden telefon geldi, test sonuçları için görüşmeye bekliyorlardı. O anda anladım Denizimde bir anormali olduğunu. Çünkü Ankaraya giden kan örnekleri test edildikten sonra, eğer bebekte bir anormali yoksa aile aranmıyor bile.

Kafamda ne olduğu belirsiz bir hayata adım atacağımdan başka hiçbir şey yoktu, sürekli susmamacasına ağlıyordum. Doktorumuzun yanına girdik, adam bir şeyler anlatıyor ama ben duyamıyordum, down sendromu, down sendromu, neydi ki bu, dinlemiyorum onu, Deniz kucağımda sürekli ağlıyorum, düşünüyorum o an ölmek mi? bu mu? ölmek diyordum içimden; çünkü bir defalığına çok acı çekiyorsun, sonra sonra hafifliyor acın ve külleniyor, ya bu, nasıl başa çıkarım? nasıl hayata karşı dirençli dururum? hep belirsizlikler var, kafam karma karışık.

Eve geliyoruz, kapanıyorum odaya, telefonlara cevap vermiyorum, küsüyorum hayata ve insanlara, kardeşlerim geliyor sonra beni yalnız bırakmasınlar diye, ne fayda diyorum, hayat boyu yalnız kalacağım zaten bu zorlu mücadelede, anne , kardeşler hep bir yere kadar...


Hala ağlıyorum, susamıyorum, denizime bakıp bakıp ağlıyorum, her baktığımda ölüp ölüp ağlıyorum ama zaman geçtikçe alışıyorum, hatta heyecan verici geliyor bana.
Düşünün sınırı olmayan bir faklılık Denizde, ne olacağını asla bilemiyorsunuz, normal bebeklerin ondan 1 sene önce kendi öğrenerek yaptığı bir şeyi Denizim yaptığında bana dünyalar veriliyor her seferinde, çok mutlu oluyorum ve bu küçük adam bana şunları öğretiyor, en başta anne olmayı, yalansız, dolansız yaşanabileceğini, sabrı, saygıyı, karşılıksız sevmeyi ve
sevgini ne olursa olsun karşıya gösterebilmeyi çıkarsızca. . .

Deniz iyi ki varsın oğlum, iyi ki . . .

Ateş Et ve Unut!






Ne zamandır yazılarımda kişisel bir parça yoktu. Sanki arınmış gibiydim tüm pürüzlerimden. Taa ki o şarkıyı duyana kadar..

Ateş et ve unut
Arkanı dön ve git
Yaramı saracak biri var mı diye
Geri dönme sakın

Bu sözleri duyduğum anda kendimi bir zaman yolculuğuna çıkmış buldum.1999, 2004, 2007 ve 2008 yılları birer yıldız gibi parıldadı ve kendimi üzgün hissettim. Hayır, bu o yıllarda yaşadıklarım gibisinden ziyade, eski bir kurşun yarasının sızlaması gibiydi; gözlerini kırpmadan ateş edenlerin açtıkları.

Derken bir kere daha kötü hissettim kendimi, fark ettim ki bana ne kadar tersti bu şarkıdaki sözler. En azından benim hiç teşebbüs etmeyeceğim bir sahneden bahsediyordu şarkıcı. Ama 2007 neydi? O yıldaki olayda tetiği ben çekip de sırtımı dönüp çekip gitmemiş miydim? Evet, bendim. Her ne kadar vurduğum kişi bana benim organik bir parçam olacak kadar yakın olduğu için aynı zamanda kendimi de vurmuş olsam da; o zaman için son çarem gibiydi bu “canavarlık”

Bu yazımda tartışmak ve tartışılmasını istediğim konu; “birinin diğerini hiç gözünün yaşına bakmadan ve sonrasını düşünmeden bırakması” gibi kimine göre “helal olsun”luk, kimine göre de “kalpsiz yaa” dedirten bir durum. Ama sanırım bu konuda haddinden fazla değişken rol oynadığı için, bilinçli olarak kapsamı dar tutup gerisini okuyuculara bırakacağım.

Senaryo 1
3 yıldır devam eden bir ilişki var. Hafiften de geleceğe yönelik düşünülmeye başlanmış. Kız pespembe rüyalar içinde. Ancak erkeği sinir eden fakat aslında hiç de zararlı olmayan kimi huyları var. Üstelik bu huylar birden çok kere kendini göstermiş ve erkek ilk bir iki tekrardan sonra iyiden iyiye rahatsız olmaya başlamış. Fakat artık kız uyurken çok masum göründüğünden midir, erkeğe adeta ikinci bir anne olmasından mıdır yoksa aralarındaki ilişki erkeğe de güzel göründüğünden midir bilmem; sesini çıkarmamış. Kız zaten en başından beri farkında bile değilmiş, her şey kendine göre şirinlikmiş.
Ama damlaya damlaya nasıl göl oluyorsa erkek de bir gün ansızın patlamış. Esmiş gürlemiş, kalp kırmış, göz yaşı akıtmış ve kapıyı çekmiş çıkmış, bir daha da geri dönmemiş..Daha sonra içten içe dönmek isteyip istemediğiyse konunun dışında.

Senaryo 2
3 yıldır devam eden bir ilişki var. Geleceğe dair planlar da var. Erkek beklenmeyecek şekilde iyimser ve pembe rüyalar içinde. Aradığını bulduğu inancında. Kızsa daha 2. ilişkisi ve bu yüzden fazla kıyaslama imkanı içinde değil. Erkeğin de öyle o kadar tecrübeli olduğu söylenemez. İlişkileri iyi kötü gidiyor. Ara ara sürtüşmeler oluyor ama her seferinde iş tatlıya bağlanıyor. Ancak özellikle aralarındaki erkeğin kaynak olduğu her tartışmada kız derin suskunluklar içine girip adeta slow motion gidiyor ve ağzından iki kelime almak büyük başarı oluyor.
Bir zamanlar oluyor ve erkeğin iş yeri değişiyor ve başka bir yerde çalışmaya başlıyor. Yepyeni streslerle uğraşan erkeğe hayat ağır gelmeye başlıyor ve ilişkide de ara ara hatalar yapmaya, kırıcı konuşmaya, aniden sinirlenmelere başlıyor. Arkasından da sahneye kızımız çıkıyor ve bu kadarın yettiğini, artık katlanamayacağını söylüyor; tekmeyi koyuyor.

Yer yer kendi hayatımdan beslenen iki küçük senaryo anlattım size. Dışarıda yüzlerce binlerce örneği bulunabilir. Ama siz hangi örneksiniz? Yoksa her şeyi konuşarak halletmeye mi çalışırsınız? Yada sıkıldığınız anda kapıyı çarpıp çıkar mısınız?

Aslında her ne olursanız olun, ne kadar farklı olursanız da fark etmez; değişmeyen tek şey kalanın acısı oluyor ve olacak..

Ankara

Ankara
Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar..
asfaltlar ışıldar, buz tutardı resmi yalanlar...
kimse keman çalmaz belki ama
çok keman çalınsın balolarında
diye yapılmış
gri sisli binalar...
alnının ortasında
ciddi bir devlet asabiyeti.
çok kötü günlermiş gibi en genç zamanlar,
bu zulüm bu sevda bitmezmiş sevmek
bir halkı sevmekse aşk o zaman sevmekmiş!
(biz bir şeyi delicesine severiz
ama tanrım neyi?)
kahve önü çatlak mozaik
bel kemiğine tehdit
kürsüler üstünde
çok sigara içen
öğrenciler
bir daha asla yaşayamayacağı
aşkları teğet geçerken
hep onu sevmeyenleri severek
hep onu sevenin gözlerinden
kalabalıklara kaçarak
karışarak toplumcu gerçekçi yalnızlıklara,
yüksek rakımlarda çatlamış dudaklarını
bir izmirli güzele dayatmak varken
(hep kardeş olacak değiliz ya,
yaşasın halkların sevgililîğî!)
soyut bir sevdaya
beşik kertilmiş olan
dağda çoban,
şehirde şark çıbanı sayılan,
fırat'ın büyük elleri
ararat'ın kız yelleri
cilo'nun derin nefesleri
hülasa kente hukuk mukuk okun
mümkünse o arada da memleketi kurtarmaya gelmiş
anadolu çocukları, ankara' ya öyle yakışırdı ki kar
asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar
(belki balkona kar seyretmeye çıkar diye
sevdiğimiz kızlar
çok dibimiz donmuştur ve çoğu zaman
bu kar mevzuu
kızlara yeterince ilginç gelmemiştir
hiçbir şey kapalı bir dükkan kadar
hüzünlü gelmez insana
ankara'da,
yoksa bugün bir hayat
yaşanmayacakmı duygusu çöker bütün bozkıra.
Kimse keman çalmaz belki
Belki bu fiim hiçbir zaman
o kadar fiyakalı olmayacak ama
Hiçbir lahmacunda
o okul yolundaki üçüncü sınıf lokantadakinin
tadını vermeyecek bir daha
Çok daha iyilerini yedim sonra
bizzat Urfa'da hatta
Ama hiçbirinde
o kadar aç oturrnadım sofraya
ankara'ya
öyle yakışırdı ki kar
çok yabancı bir soluk duyulur bazı
bilinmez bir dilin ıslığından
anla ki sıkıldı bizim konsolosluktaki konuklar
öyle deme
Ankara'yı sevmeyene bir zulümdür
bu kadar insanın neden ankara'yı sevdiğini anlamadan
ankara'da yaşamak
yollarına hep sevdiğimiz insanların
adlarını vermediler ama biz her duvara
bilvesile onların adını yazarak yaşadık
kül ve betondan mürekkep
yaşadıkça yaşanılası gelen
o tuhaf bozkır kokusunda.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar.
asfaltlar ışıldar...
bir günden bir sürü gün yapan
mesai saatlerinde hiçbir şey yapan
hiçbir şey alıp hiçbir şey sunan
rakıyı bol sulu içen
dokunmasın için deği!
çabuk bitmesin dîye devletimin tekel rakısı,
hep kağıtlara bakarak,
hep kağıtlardan bakarak
hem neşet ertaş' ı hem bülent ersoy' u
aynı anda sevmeyi başararak,
karısının bayat ekmeklerden yaptığı tatlıyı
çok beğenmeyerek ama
yine de bu tasarrufunu takdir ederek
boynu hep kıdemli bir atkının içinde saklıyken
hep bir şeylere birilerine küsmüş gibi
yürüyen...
memurlar.......
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar..
asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar...
biz, şimdi kapalı birr kuruyemişçi
dükkanının -ki bütün plan kar altında
tuzsuz ay çekirdeği çitileyip
yanı sıra bafra içmektir-
kötü ışıklandırılmış vitrininden
umutsuzca içeri bakan,
kimliği gereğinden fazla sorgulanmış,
merhabadan çok çıkar ulan kimliğini denmiş,
-yani sistem kendi verdiği kimliği
zırt pırt geri istemektedir-
doğduğu yer yüzünden
doğuştan kavgacı zannedilen ama
pek çoğu kavgadan nefret eden
kavgacı esmer cesur korkak
çoğu kürt çoğu türk çocuklardık...
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar....
ha sonra belki ahmed arifin aklına
hiçbir şairin aklına gelmeyecek
-çünkü hiçkimse bir daha ankara' yı
O'nun kadar sevemeyecek -bir şiir islenir:
kar altındadır varoşlar
hasretim,nazlıdır ankara.....
ustam yine sen bilirsin ama
hangi aralıkta bir şair ölmüşse
işte o,en netameli aydır bence.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar...
asfaltlar ışıldar...
yalanlar...
şimdi ve sonra ne zaman ankara'ya kar yağsa
elim gönlüm, çocukluğum buz tutar.

Yılmaz Erdoğan

Yolgeçen